2 Nisan 2015

Bir Delinin Hatıra Defteri


Gogol, "Bir Delinin Hatıra Defteri"ni 1842 yılında yazmış. Ülkemizde oynanan ilk tek kişilik oyun olan eser, 1965 yılında, Genco Erkal tarafından Ankara Sanat Tiyatrosu'nda oynanmış. Sanatçı, aynı eseri üç farklı yorumla, üç kez sergilemiş. 50 yıl sonra yine Erkal'ın bir yorumunu, Kenter Tiyatrosu'nda izlemeye gittik. Oyun, adeta sanatçıyla bütünleşmiş durumda anlayacağınız. 77 yaşındaki sanatçı, 1,5 saate yakın süren bir performansla, yine yapacağını yapıp izleyiciyi sanata boğuyor. Bu performans gerçekten kaçmaz.

Eserin konusuna gelince; 19. yy. Rusya'sında, 9. dereceden memur Poprişçin, bir bakanlıkta çalışmaktadır. Görevi, amirlerinin kalemlerini açmak olan kahramanımız, beş parasız, mutsuz ve yalnızdır. Genel müdürün kızına olan tutkusu da günden güne artmaktadır. Yaşadığı olumsuz olaylar ve hiç bir zaman şansın yüzüne gülmeyeceğinin farkındalığı ile giderek delirmeye başlayan Poprişçin, en son kendini İspanya Kralı olarak görür ve sonunda akıl hastanesine düşer... Acımasız hayat, herkese gülmez...
Biz sanıyorum bu sezonun son oyununda izledik Genco Erkal'ı. Umarım usta tiyatrocu daha birkaç sezon bu oyuna devam eder. Klasik tiyatronun en iyi oyunlarından biri, Erkal ile görülmeye değer bir performans oluşturuyor...

25 Mart 2015

8 Saniye


"Rüyalarımız, unuttuğumuz ya da yok saydığımız olayların hatırasıdır. Genişlemekte olan ruhlarımızın aynasıdır." 
Güneş, galaksi içinde bir tam dönüşünü 255 milyon yılda tamamlar... 70-80 yıllık bir insan ömrü, bu süre içinde 8 saniyeye tekamül eder... 8 saniyelik hayatımızda, bize de "affetmek" düşer... 
Ömer Faruk Sorak'ın yönettiği, senaryosu Esra İnal'ın gerçek hayatta yaşadıklarından yola çıkılarak Esra İnal ve Nuran Evren Şit tarafından yazılan "8 Saniye" filminin son cümlesinde "önce kendinizi affedin; sonra, bu salondan çıkarken herkes en azından bir kişiyi affetsin" diyor. Gerçekten de ilk reiki eğitimimi aldığımda "affetme" seansı bende çok iz bırakmıştı. Hocamız, "şimdi gözlerinizi kapatın ve hayatınızdaki önemli birini düşünün ve onu affedin" dediğinde ilk düşündüğüm kişi anneannem olmuştu ve onu can-ı gönülden affederken deli gibi ağlamaya başlamıştım ve bu duruma en çok da ben şaşırmıştım...



Türk-Alman ortak yapımı filmde, Esra İnal, yaşadıklarını hem anlatıyor hem de başarıyla canlandırıyor. Çocukluğundan itibaren rüyaları ve korkularıyla yaşamaya çalışan Esra, erkek egemen toplumda, önce babasına, sonra eniştesine, sonra eşine emanet ediliyor. Sözünü budaktan esirgemeyen Esra ise anca aynada kendisiyle konuşurken " bundan sonra sen bana emanetsin, Son nefesime kadar sana ben bakacağım..." dedikten sonra kendisiyle barışıyor. Berlin doğumlu Esra, hayatı sonuna kadar, istediği gibi ve özgürce yaşamaya çalışırken zaman zaman hayata yenik düşüp ölümü ve akıl hastanesini seçtiği anlar da oluyor. Rüyaları hayatında büyük rol oynarken zaman zaman rüya ve gerçek hayatı birbirine karıştırıyor. Tüm rüyalarının tek kahramanı erkek ise bir kitabın yazarı olarak karşısına çıkıyor. Bu kişi, dünyaca ünlü "Dört Anlaşma" kitabının yazarı Meksikalı Don Miguel Ruiz... Esra, yazarı bulup onu öğretileriyle tanışmak ve bunları başka insanlara yaymak için kalkıp Meksika'ya kadar gidiyor... 
Dört Anlaşma ise şu şekilde:
1.Anlaşma: Söz büyüdür/  Anlaşmaları bozmak
2. Anlaşma: Hiç bir şeyi kişisel almamak
3. Anlaşma: Varsayımda bulunmamak
4. Anlaşma: Yapabildiğinin en iyisini yapmak
Uzun lafın kısası; Hayattan korkmadan, yeri geldiğinde korkularınızla yüzleşerek özgürce hayatınızı yaşayın... Önce kendinizi sonra çevrenizi affedin... Hayat aslında çok kısa, size düşen bu hayatı sonuna kadar doya doya yaşamak olmalı... Esra İnal bunu gerçekleştirmiş, darısı başımıza...





24 Mart 2015

Fi - Çi / Akilah Azra Kohen

Akilah Azra Kohen'in yazdığı Fi ve Çi kitapları çok satanlar listesinden inmek bilmiyor. Yoldaki kitap Pi'nin de sabırsızlıkla piyasaya çıkması bekleniyor. Yazarın "çatlama cesareti gösteren tohumların hikayesi" olarak lanse ettiği kitaplar, farkındalıkla deneyimin içinde kaybolmak yerine korkmadan deneyime sahip olmayı anlatıyor.

Fi aslında matematikteki altın oran (1,168) Dünyadaki tüm güzellikler bu altın orana uyuyor. Tüm insanlar da ister istemez bu altın oranın peşinden koşuyor. 
Ünlü psikolog Can Manay'ın da altın orana uyumlu dansçı Duru'ya tutkuyla aşık olmasıyla başlıyor herşey... Tüm karakterler kendi içinde lanetli ama hepsi de yetenekleri ve işleri konusunda son derece başarılı... Can Manay, ülkenin en iyi ve en çok izlenen psikolojik Tv şovunu yapıyor ve son derece aranan ve başarılı bir psikolog; Duru, konservatuvarın en iyi dansçısı; sevgilisi Deniz, konservatuvarın en başarılı hocası ve çok iyi bir müzisyen; öğrencisi Ada, çok başarılı bir müzisyen ve besteci; Can Manay'ın öğrencisi Bilge, çok başarılı bir öğrenci ve zekası ile çok ön planda; tüm bunların yanında Özge, çok başarılı bir araştırmacı magazin gazetecisi; Can Manay'ın da hocası olan Eti, çok başarılı bir psikiyatrist; Özge'nin patronu çok başarılı bir iş adamı... Herkes kıskanılacak derecede çok başarılı ancak hepsinin de zaafları var... 
Fi'de Can Manay'ın güzelliğin peşinde herşeyi göze alması ve sonunda Duru'yu elde edişi konu ediliyor.
Yaşamın enerjisi anlamına galan "Çi"de ise Duru'nun pişmanlığı, Can Manay'ın takıntılı ve hastalıklı kişiliği konuya hakim. 
Tüm bunları takiben üçlemenin son kitabı Pi de benim tarafımdan da çok büyük bir merak ile bekleniyor.
Fi ve Çi kitapları doğrusu çok iyi bir reklam kampanyasıyla pazarlandı ve çok sattı. Farkındalık, enerji, içinizdeki siz gibi kavramlar günümüzde bir kitabı sattırmak için en doğru kelimeler... Doğrusu Fi, bende övüldüğü gibi bir etki yaratmadı. "Farkındalık" olayına bol bol değinilmesine rağmen ben "farkında" olunacak bir şey bulamadım. Gereğinden fazla uzun ve sıkıcı bir kitaptı ve oldukça da yüzeyseldi. Özellikle dozu aşan cinsellik bana çok itici geldi. "Beyaz dizi" türünde, aşk ve cinsellik dolu bir kitap okuyacağımı düşünmemiştim çünkü... Bunun yanı sıra, ikinci kitap Çi, bence daha iyi kotarılmış... Can Manay'ın obsesifliği ve Duru'nun pişmanlıkları çok iyi dile getirilmiş. Fi'yi okuduktan sonra, karakterlere neler oluyor diye Çi'yi bir çırpıda okuyup bitiriyor insan... Ve şu anda şaşılası bir sabırsızlıkla Pi'yi bekliyorum. 
Beklediğimi bulamasam da Kohen'in kitapları bende alışkanlık yaptı diyebilirim ...