25 Şubat 2026

Fransa Bordeaux - İspanya Bilbao ve Bask Diyarı

Ne zamandır aklımızda Bordeaux'a, Fransa'nın şarap deposuna gitmek ve oradan da Bilbao'daki Guggenheim Müzesi'ni görmek... Bu amaçla da çılgın bir program yaptık. Parantez içindeki rakamlar katettiğimiz yolların süresini belirtiyor.

3 MAYIS - PARIS - LIMOGES - SARLAT (5.26)
4 MAYIS - SARLAT- ST EMILION - BORDEAUX (2.23)
5 MAYIS - BORDEAUX
6 MAYIS - BORDEAUX- BAYONNE -BIARRITZ -ST JEAN DE LUZ (2.12)
7 MAYIS - SAINT JEAN DE LUZ -HONDARRIBIA -SAN SABASTIAN (30 dk.lık yollar)
8 MAYIS - SAN SEBASTİAN -BILBAO (1.12)
9 MAYIS - BİLBAO -BORDEAUX (3.42)
10 MAYIS - BORDEAUX - MARGAUX -MADOC BÖLGELERİ(ÜZÜM BAĞLARI)
11 MAYIS - BORDEAUX - PARİS -İSTANBUL

Direkt Bordeaux uçakları çok pahalı olduğundan yine Paris'e indik ve oradan kiralık arabamızı alıp 5,5 saatlik yolculukla ilk durağımız olan Sarlat'a gittik. Otelimiz Saint Albert, bir ana caddenin etrafında kurulan minik kasabanın neredeyse tam kalbinde. Buradan yürüyerek tüm eski şehri gezmek mümkün. İlk gecemizde, uzun araba yolculuğumuzun yorgunluğunu atmak üzere kentin en bilinen restaurantlarından birinde yer ayırttık ve leziz bölge şarabı eşliğinde, çok keyifli ve unutulmaz bir akşam yemeği yedik. Bu bölgenin yemekleri Perigold Mutfağı olarak adlandırılıyor.

Sarlat, ağaç yoğunluğundan dolayı Kara Perigord (Perigord Noir) olarak bilinen ve mutfak olarak da Fransa’nın en meşhur bölgelerinin başında gelen Kara Perigord Bölgesi’nin tarihi başkenti. Zamanın ötesinde kalmış pitoresk kasaba Sarlat, metrekareye düşen sınıflandırılmış tarihi yapı yoğunluğu açısından Avrupa’nın birinci şehri olup heybetli Orta Çağ ve Rönesans döneminden kalan binalardan dolayı pek çok filmin çekimleri bu şehirde gerçekleştirilmiş. Ever After: A Cinderella Story, The Story of Joan of Arc, Revenge of the Musketeers... bunlardan bazıları.

Ertesi sabah kalkıp, gündüz gözüyle kasabayı turladık. Sokaklar dar geçitler ve bal rengi göz alıcı binalar arasında dolaşarak çok keyif aldık ve yörenin kaz ciğeri ile trüf mantarlı hardalını da alışverişimize dahil ettik.

Kahvaltı sonrasında Dordogne vadisindeki Roque Gageac kasabası bizim ilk durağımız oldu. Burası yamaca dayanmış, bakmalara doyulamayan bir mimari ve şehircilik anlayışıyla inşa edilmiş bir Ortaçağ kasabası... Nehir kenarına sıralanmış evler ve aralarındaki setlerde yer alan dar sokaklar, her adımda farklı bir manzara sunuyor.

Dordogne Nehri bizi bölgenin en ünlü yapısı olan Chateau de Beynac'a götürdü. Bu Ortaçağ yapısı, sade görünümü ile kasabaya ve Nehrin kuzey kıyısına hakim olan bir kireçtaşı uçurumun tepesinde yer almakta. Kalede, eski hayatı canlandırma adına her an karşınıza çıkan, dönem kıyafetli insanlar ve zamanın ruhunu yansıtan mekanlar ile demir dövmeye devam eden demirci, bizi o zamana döndürdü adeta...

Ardından, Garon nehri ile birleşen Dordogne Nehri’nin çizdiği menderesleri kısmen takip ederek bağları ile birlikte UNESCO tarafından Dünya miras Listesi’ne alınan Saint Emilion’a hareket ettik. Adını 8. yüzyılda bir mağaraya yerleşerek tek başına yaşayan bir keşişten alan Saint Emilion gerçek bir açık hava müzesi ve çok sayıda şato ve şarap mahzeni barındıran küçük bir tarihi kasaba. Üzerinde çok sayıda küçük dükkanlar bulunan ve Tertre olarak adlandırılan kendine has iri parke taşlı sevimli sokaklarını dolaşarak ve seyir terasından farklı açılardan güzel çatıları ile şehrin tipik mimarisi görebileceğiniz Orta Çağ döneminde 70 hektarlık yeraltı galerileri üzerine amfi tiyatro şeklinde inşa edilen çok iyi korunmuş Saint Emilion, açıkçası çok fazla turistik geldi bize... Belki öncesinde Sarlat ve Roque Gageac kasabalarını görmemiş olsaydık aynı şeyi söylemezdik. Saint Emillion biraz fazla şişirilmiş ve insanı adeta boğuyor. Burada daha önceden rezervasyon yaptırarak şarap tadımı yapmak ve özel menülerini yemek mümkün; ancak akşam için Bordeaux'a gitmeyi hedeflediğimizden kasabanın en göz alıcı yerinde basit atıştırmalıklarla yetinip ara sokaklarda bir şarap tadımına katılmaya karar verdik. İlk sınıflandırılması 1954 yılında yapılan yüksek değerli Saint Emilion şarapları Premier Grandcru classe ve Grandcru classe olmak üzere iki farklı kategoride değerlendirilmiş. Biz de farklı kategorilerden şaraplar almayı ihmal etmedik.

St Emilion'dan çıkıp Fransa’nın en kalabalık altıncı şehri Bordeaux’a doğru hareket ettik. yaklaşık 45 dakikalık bir yolculuk bu...Fransa’nın en büyük yönetim birimi olan yeni Akitanya bölgesinin başkenti Bordeaux kendisine Avrupa’nın en iyi destinasyonu ünvanını kazandıran bir çok özelliğe sahip. Otelimiz, Hotel Konti, Bordeaux'u yürüyerek gezebileceğimiz bir güzergahta... Daha önce izlediğimiz gurme videolarının izinde .... restaurantına gittik ve ördek, şarap ve kanepe ile leziz bir akşam yemeği yedik.

Ertesi günü Bordeux'u keşfetmeye ayırdık. Önceliğimiz şarap müzesi... 2016'da açılan Şarap Müzesi, La Cite du Vin, dünya çapındaki şarap kültürünü tanıtmak amacıyla kurulmuş. Bu ilginç binanın şekli, şarabın bir kadehte dönerkenki hareketinden ilham alınarak tasarlanmış. Bu sembolik yapı, uzaktan bir şarap karafını da andırıyor. Müze, videolar, dokunmatik ekranlar, duyusal masalar, ilginç hikayeler, müzik, sinema, tarih ile birlikte şarap dünyasına interaktif bir yolculuk sunuyor. Sadece Bordeaux ve Fransa şaraplarını değil tüm dünyanın şarap tarihini ve haritasını, üzüm çeşitlerini algılama fırsatı veren müzede en az yarım gününüz geçiyor. Dev şarap heykellerinde, dünyanın farklı bölgelerinden farklı şarap türlerini keşfederken şarap ve medeniyetlerle ilgili bilgiler alabiliyorsunuz, interaktif meydanda şarap ezerken, farklı duyuların sergilendiği masada şarap türlerinin meyveden çiçeklere, deriden kurabiye ve ballara farklı kokularını algılayabiliyorsunuz. Son olarak da binanın 8. katında ki buraya Belvedere deniyor, seçtiğiniz şarabı, Bordeux'un panoramik manzarası eşliğinde yudumluyorsunuz. Müze için giriş bileti 22 Euro ve biraz pahalı ancak bu farklı deneyim için değiyor.


Öğleden sonra, şehri keşfetmeye kalıyor. Garon Nehri’nin kıyısında kurulup o devirde Fransa’nın ilk limanı olan Bordeaux, Orta Çağ’dan 18. yüzyıla kadar başta şarap ticareti ile önemli bir merkez haline gelerek çok zenginleşmiş. Aslında şehre küçük Paris de diyebilirsiniz. Mahalle ve şehircilik anlayışı ile gerçekten de Paris'i anımsatıyor. Yürüyüş esnasında ön cephesi korint düzeninde yapılmış sütunlarla ve heykellerle süslenmiş Neoklasik özellikler taşıyan görkemli büyük tiyatro, rıhtım bölgeleri, olağanüstü bir miras olan Fransa’nın en büyük meydanı tarihi Quinconces meydanı ve şehrin sembollerinden Girondins Anıtı Çeşmesi, muazzam bir simetri ile tasarlanmış borsa meydanı ve Sarayı, Siyah granit üzerindeki ince su tabakası ile sarayın büyüleyici görüntüsünü yansıtan ve gecelere muhteşem bir aydınlatma ile Işıl Işıl olan meşhur Mirois d’eau ( su aynası), Fontaine des Trois Graces çeşmesi, Saint Andre gotik katedralii ve yandaki Pey-Berlant çan kulesi, Bordonun tarihi merkezine açılan gotik mimari tarzı eski sur kapısı Porte Caihau, zarif sokak lambaları ile 17 kemerli Pound de Pierre Taşköprü gibi önemli yapıları gördük.

Ertesi gün, artık yolumuz Fransa'nın Bask Bölgesine ulaşacak. Buraya 2017 yılında da gelmiş, Faransız yelkenci dostlarımızda kalıp keyifli bir gezi yapmıştık.

Kumlu Toprakları ile tanınan yaklaşık 220 km uzunluğunda ve 100 km genişliğinde Avrupa’nın en büyüklerinden biri olan ve aynı zamanda Atlantik Okyanusu’nda 100 km’den fazla kıyı şeridine sahip olan çoğunlukla deniz çamlarından oluşan ormanlık alanı Landes’ten geçerek Bask dilinde Euskal Herria diye geçen Bask bölgesine gidiyoruz. Fransa Bask bölgesinin başkenti Bayonne, ilk durağımız. Fransa’nın tarihi çikolata ve başkenti Bayonne‘un tarihi bölgelerini, Nive Nehri, büyük ve küçük Bayonne olarak birbirinden ayırmakta. Nive nehrindeki simge haline gelen rıhtımları boyunca ahşap parçalarının kullanıldığı kirişlerden oluşan bölgeye özgü yarı ahşap tarihi evlerinin yüksek dar ve çok renkli cephelerini görmek mümkün. Ortaçağ limanının yanında kahvelerimizi içip çikolataları yuttuktan sonra sıra geliyor tarihi şehirde gezintiye; geleneksel Boyonne jambonu ve kaz ciğeri ile ünlü şehrin renkli pazarı gezmeye değer. Tabii ki jambonlu sandviçlerimizi yemeden Bayonne'u terk etmiyoruz.

Sonraki durağımız, İspanya sınırına 30 km uzaklıkta yer alan sırtını Pirene dağlarına dayamış Atlantik Okyanusuna bakan eşsiz tatil beldesi Biarritz... Fransa’nın en güzel plajlarından birine sahip olan Biarritz bir zamanlar soylular sınıfının tatil mekanı iken günümüzde Avrupa’nın sörf merkezi olmuş. Buraya daha önce de gelmiştik. Varışı takiben bir zamanlar eski liman anlamına gelen Port Vieux etrafında kurulu bir balıkçı kasabası olan Avrupa ve Rus soylularının 19. yüzyılın ortalarında keşfettiği Biarritz 3.Napolyon’un eşi imparatoriçe Eugenia de Montijo sayesinde şık bir şehre dönüşmüş. Görülecek yerlerin arasında şehrin geçmişteki ihtişamını yansıtan olağanüstü güzel villalar ve binalar restore edilen art Deco casino, Gustavo Eiffel’in tasarladığı metal yaya köprüsü ile karaya bağlı bakire kayası, büyük plaj, eski liman bulunmakta. Bu şık tatil beldesi, her zaman turistlerin ve yaz tatilcilerinin ilgisini çekiyor.

Artık Bask etkisi iyiden iyiye hissediliyor. Gece kalacağımız Saint  jean DE Luz’a hareket ediyoruz. Kaldığımız Bizipoz Otel, limanın kenarında ve oldukça şık... Günümüzde hala faaliyette bir balıkçı limanı olan Saint  jean DE Luz, 16. yüzyılda balina ve Morina avı sayesinde zenginleşmiş. 17. ve 18. yüzyılda ise korsanları ile tanınmış. 1660 senesinde şehir İspanya yakınında olduğu için Güneş Kral olarak adlandırılan Fransa kralı 14. Louis ile İspanya prensesi Maria Theresa’nın evlilik kutlaması için seçilmiş. Evlendikleri kilise, ince ahşap kolonları ve kaplamaları ile son derece sade ve naif. St Jean de Luz'dan oraya özgü dokumalık kumaşlardan yapılan örtülerden almadan olmaz... Yıllar önce Fransız dostlarımız bizi bu kasabada çok şık bir balık restaurantına götürmüşlerdi; bu kez ise gönlümüz İtalyan restaurantında pizzadan yana...

veeee İspanya...

İspanya sınırını geçerek 543 metrelik Jaiskibel Dağı’nın eteklerindeki Giupuzcoa kıyılarının en güzel noktalarının birinde bulunan şirin ve pitoresk liman kasabası Hondarribia’ya hareket ediyoruz. Burada denize dökülen ve Fransa ile doğal bir sınır oluşturan Bidassoa nehrinin karşı yakasındaki Fransız Hendaye kasabasını uzaktan görmek mümkün. 16. yüzyılda 5. Karl Sharlken tarafından restore edilen kalenin etrafına gelişen şehirde ferforje balkon korkulukları ile eski evleri görüp tarihi merkezdeki dar ve dolambaçlı sokaklarda kısa bir gezinti yapıyor ve buraya bayılıyoruz. Gerçekten de gezimizin en ilgi çekici noktalarından biri Hondarribia... Bir kere günlerdir Fransa'da gezerken birden İspanya'da olduğunuzu gerek mimari, gerek dil, gerek tabelalar, gerekse yemeklerle ayırt etmek de çok ilginç. İki kültür gerçekten de birbirinden oldukça farklı. "Snobistan'dan" sonra burası o denli sıcacık ve bizden geliyor ki içimizi adeta bir sıcaklık kaplıyor...

Giupuzcoa kıyısının en meşhur yazlık şehri San Sebastian’a doğru yola çıkıyoruz. Şehir kendine tepeden bakan yemyeşil Monte Urgul ve Monte İgueldo tepeleri ile çevrilmiş geniş Bahia de la Concha koyunun etrafına uzanmakta. 1350 metre uzunluğundaki Bask kıyısının en ünlü plajı Playa de la Concha’nın kenarındaki Paseo de la Concha kordonu tarihi merkezin ucundaki bulvardan kraliyet ailesinin eski yazlık sarayının bulunduğu Miramar parkı’na kadar uzanmakta olup görkemli Belle Epoque dönemi binaları ile göz kamaştırmakta. Her sene eylül ayında dünyaca ünlü San Sebastian film festivali burada yer alıyor. Bunun yanı sıra şehir üç Michelin yıldızlı üç lokanta ve sayısız Pintxo barı ile yeme içme kültüründe de önemli bir yer tutmakta. 2016’da Avrupa kültür başkenti olan San Sebastian'ın keşfine dalıp kumsallarda Akdeniz güneşinin keyfini çıkarıyoruz. Denize girenler ve güneşlenenler aklımızı biraz çelse de (ki mayolarımız valizimizdeydi...) şeytana uymuyor ve sadece havanın keyfini çıkarmakla kalıyoruz. Bu arada ünlü meydandaki Pintxo Bar'da tapas keyfi yaşayıp meşhur San Sebastian kekin bir de menşeinde tadına bakmayı ihmal etmiyoruz. Burada tuttuğumuz airbnb evi de şehri daha keyifli yaşamamıza yardımcı oluyor.

Sabah İspanya Bask Özerk bölgesinin başkenti Bilbao’ya hareket ediyoruz... Buraya geliş sebebimiz dünyaca ünlü Guggenheim Müzesi'ni ziyaret etmek... Mimar Frank Gery'nin tasarımını yaptığı müze, 1997 yılında açılmış. Eski bir demiryolu deposunun üzerine inşa edilen devasa müze, Gery’nin en önemli eseri olarak anılıyor.  Titanyum, cam ve kireçtaşı kullanılarak üretilen eğimli yüzeyler, yapının mimari kimliğini oluşturmakta... Toplam 32,500 metrekarelik bir alan üzerine kurulu müze, nehrin kıyısında başarılı bir biçimde konumlandırılmış ve yaya trafiğini yönlendirecek şekilde planlanmış ve böylece müze, şehrin adeta bir parçası haline gelmiş. Bilbao'ya turist kazandırmak için yapılan ve parasının şehrin sakinleri tarafından ödendiği söylenen müze, gerçekten de amacına ulaşmış durumda... Baksanıza ta İstanbul'dan buraya sadece bu bina için geldiğimiz düşünülürse... Guggenheim Bilbao Müzesi, bünyesinde toplam 11,000 metrekare büyüklüğünde, toplam 19 galeriden oluşan bir sergi alanı bulunduruyor. Şansımıza, bulunduğumuz dönemde Refik Anadol'un çok güzel bir dijital sergisi de vardı ve bu bizi epey heyecanlandırdı... Guggenheim Müzesi'nin içindeki en önemli eser Amerikalı heykeltraş Richard Serra'ya ait The Matter of Time ( Zamanın Meselesi)... Bu eser girişteki büyük galerinin tamamını kaplamakta... Hava koşullarına dayanıklı Çelikten yapılmış sekiz adet bükülmüş elips parçaların ve kıvrımlı duvarların arasında dolaşırken sanat eseri ile bütünleşme fırsatını da yakalıyorsunuz. Eser, 2005 yılından beri burada ve The Guardian tarafından, "yaşayan en iyi heykeltraşın eseri" olarak değerlendirilmiş. 

Dış mekanda yer alan ve 9 metre boyunda olan Maman (Anne) isimli dev örümcek heykeli ise bir diğer ikonik değer haline gelmiş. Louise Bourgeois’nın ilk olarak 1940’larda birçok çiziminde yer alan ve 1990’larda da çalışmalarının merkezinde yer alan örümcek serisinin en iddialı parçalarından biri... Heykeltraş, dokumacı olan annesine bir saygı duruşu olarak yapmış bu heykeli...

Bir de gittiğimiz zaman maalesef tadilatta olan, çiçeklerden oluşan devasa köpek yavrusu heykelini görebilseydik harika olacaktı. 13 mt. yüksekliğindeki bu heykel, Jeff Koons tarafından yapılmış. Üzerindeki yaklaşık 38.000 bitki ise Mayıs ve ekim aylarında tazeleniyormuş. Görenlere mutluluk aşılamak amacıyla yapılan heykelin fotoğrafı bile gerçekten görevini yerine getiriyor.

Bu arada Bilbao'da gerçekten de görülmeye değen başka hiçbir özel şey yok. Las Siete Calles olarak da adlandırılan Bilbao’nun en eski mahallesi olan ortaçağdan kalma  Casco Viejo’yu keşfetmek üzere taksi ile eski şehre gittik. Las Siete Calles ya da Baskca "yedi sokak" ismi, surlar içindeki şehrin en eski bölümünü oluşturan ve dar sokaklar birbirine bağlı olan yedi sokaktan gelmekteymiş. 13. yy’da üç paralel sokak inşaa edilmeye başlanmış, 15. yüzyılda diğer dört sokağın yan yana inşaa edilmesi ile efsanevi Siete Calles kentsel ızgarası oluşmuş. Tarihi Casco Viejo semtindeki 1815 yılında neoklasik tarzda inşa edilen kemerleri, birçok geleneksel taverna ve restoranın yanı sıra hediyelik eşya dükkanına ev sahipliği yapan hareketli plaza Nueva meydanı, Bizkay’dakii en büyük gotik kilise olan Santiago katedrali, İspanya’nın en büyük pazar yeri Mercado de la Libera, neo barok tarzındaki Ariaga tiyatrosu Bilbao’da görülecek yerler arasında yer alıyor. Alışveriş caddelerinde dolaşıp şık bir et lokantasında akşam yemeğimizi yiyoruz.

Ertesi sabah Bilbao'dan Bordeux'a hareket etmeden önce, Nervion nehrinin denize döküldüğü yerde bulunan Portu Galete sahil semtine doğru yola çıkıyoruz. Burada Portu Galete’yi karşı yakadaki Las Arenas semtine bağlayan ilginç mimarisi ile dikkat çeken ve Dünya miras Listesi’ne alınan UNESCO’nun Bizkaia Köprüsü’nü göreceğiz. Gustav Eiffel‘in öğrencisi ve ortağı olan Bizkaia’lı mimar Alberto de Palacio’nun inşaat mühendisliği eseri 1893’te açılarak dünyanın ilk taşıyıcı köprüsü olmuş, iki yaka arasında bir gondol kullanılarak yolcu ve araç geçişini sağlamakta. Hava oldukça yağmurlu olduğundan ve yolumuz da uzun olduğu için köprüyü uzaktan fotoğraflıyoruz.

Öğleden sonra yine Bordeux'dayız. Biraz da alışveriş yapalım deyip akşam yemeğimizi Nehir kıyısındaki bir balıkçıda yiyoruz. Midye ve deniz mahsülleri gerçekten inanılmaz lezzetli.

Bordeux'daki son günümüzde yakındaki şarap bölgelerini ziyaret edeceğiz. Dordogne ile Garonne nehirlerin birleşmesinden oluşan Gironde nehri ile Atlantik okyanusu arasında uzanan Medoc bölgesinin keşfi. Bu bölgeyi bir uçtan öbür ucu aşan şarap yolu üzerinde uçsuz bucaksız ünlü bağlar ve birbirinden görkemli şatolar bulunmakta. Bordo şarapların ilk resmi sınıflandırması olan premiere Grandcru classe ve Grandcru classe 1855 yılında yer alan Paris fuarı için 3. Napolyon tarafından yaptırılmış. Daha sonra şarap yolunu güneye doğru takip ederek eşsiz tatlar sunan Margoaux şarapları bölgesine varıp meşhur Chatau Margoaux  bağlarına genel bir bakış atıyoruz... Bir sürü tur otobüsü görüp peşlerine takılıyoruz ancak epey bir gezdikten sonra anlıyoruz ki bu bölgede şarap tadımı ve şato ziyareti için önceden bir tur şirketinden randevu almak gerekiyormuş. Ne yapalım artık Bordo şarapların mükemmelliğini sadece gittiğimiz restaurantlarda tadacağız.

Sarlat, St Emillion, Bordeaux, Bask Bölgesi, Bilbao, ve nihayet Bordeux şarap bağları derken bu gezi epey uzun sürdüğü için sona kalan dona kalıyor resmen. Gezmekten enerjimiz tükendiği için belki de en önemli aktiviteyi yapmaya takatimiz kalmıyor. Ne diyelim : Bir daha buraya gelmek için bir nedenimiz var, fena mı...









 






16 Mayıs 2025

Paris-Normandiya 2023

 

İnsan, dünyada onca gidecek yer varken Paris’e 5 kez gelir mi? Biz geldik ve ileride de gelmek için her fırsatı değerlendiririz. Burası çok keyifli bir şehir. Bizim aradığımız her şey var... Defalarca gelmekten sıkılmadığımız müzeler, restaurantlar, cafeler, mahalleler, caddeler,  -ler,-ler,-ler... 29 Kasım 2023’de beşinci kez Paris’teyiz. Bu kez bize çok yakın arkadaşlarımız da katılıyor ve ben Airbnb aracılığı ile St. Germain bölgesinde, oldukça merkezi bir konumda çok şık bir apartman dairesini kiralıyorum. Manzarası da bonusu : Eiffel Kulesi...

Paris’i epey soğukta gezeceğiz ancak kaldırımlarda yeni yeni kurulmaya başlayan Noel kioskları ortamı ısıtmaya aday. Arkadaşlarımız eve akşam geleceklerinden bugün serbestiz ve en özlediğimiz lezzet için St. Germain’deki Leon de Bruxelles’a resmen koşar adım gittik. Tencerede, çeşitli soslarla pişen midye ve kaşık kaşık çorba misali yenen suyu, benim için dünyanın en güzel lezzetlerinin başında geliyor. Benim tercihim ise her zaman rokfor soslu olan... Yemeğimizi erkence yediğimizden sonrasında yürüyüş yapıp Cafe de Flore’a kahve ve tatlı için oturuyoruz. Paris’in en eski ve en meşhur kafeleri arasında yer alan, 1880’lerden beri varlığını sürdüren Café de Flore, bir dönemin Fransız aydınlarının sık sık ziyaret ettiği bir mekan olmasından ötürü epey nam salmış. Simone de Beauvoir, Jean-Paul Sartre, Picasso, Albert Camus gibi pek çok isim bu kafenin müdavimlerindenmiş. Şanslıyız ki dış camlı bölmede yer bulduk. Tatlımızı yiyip kahvemizi keyifle içtik; bu arada masadaki kağıt örtüden rica edip almayı da ihmal etmedik...


Yine yürüyerek Seine nehri kıyısına gidip 2019 yılında çıkan yangın sonrası halen restorasyonu süren Notre Dame Katedrali’ni görüp evimize döndük.


30 Kasım

Sabah kahvaltımız Loulou Cafe’de... Modern ve taze yemekler sunan Saint Germain'de harika ve modaya uygun bir yer. Avokadolu yumurta, kahve, tosttan ve kuruvasandan oluşan kahvaltımız güne iyi bir başlangıç oldu. Paris= kruvasan bu arada ve her fırsatta, her kafede denemeye devam edeceğiz...

Kahvaltı sonrası alışveriş saati ve yolumuzun üzerine ilk kez gittiğim St. Sulpice Kilisesi var.  Paris’in Notre Dame Katedrali‘nden sonraki en büyük kilisesi Saint-Sulpice, gerek mimarisiyle, gerek içinde barındırdığı “kutsal emanetler” ile önünde yer alan çeşmesi ve meydanıyla ve  Notre Dame Katedralinin restorasyonu nedeni ile şu sıralar bu kilise oldukça popüler. Önündeki meydan ve havuz ile bir bütünlük oluşturan Saint Sulpice Kilisesi’nin sütunlu girişinden içeri girdiğinizde hemen sol tarafınızda hristiyan dünyasında çok önemli bir değere sahip ve aynı zamanda bitmez tükenmez tartışmalara neden olan, İsa Peygamber’in kefeni olduğuna inanılan Torino Kefeni‘nin reprodüksiyonu burada sergileniyor. Ayrıca “Da Vinci Code – Da Vinci Şifresi” kitabıyla gündeme gelen “Gül Çizgisi”nin izlerini bulmak için de Saint Sulpice Kilisesi önemli bir yer. Gerçekten de kiliseye girdiğinizde, yerde boylu boyunca devam eden pirinç bir çizgi görüyorsunuz. Bu çizgi 1884’e kadar dünya üzerindeki başlangıç meridyeni olarak kabul ediliyormuş.


Şansımız kiliselerden açılmışken Saint Séverin’e de uğramadan geçemedik. Gerçekten de Notre Dame kilisesi ziyarete açıkken bu kiliselerin hiçbiri cazip gelmemişti. 11 yy da, keşiş Saint-Séverin onuruna inşa edilenSaint-Séverin Kilisesi, gösterişli Gotik tarzda inşa edilmiş. Paris'in en eski çanlarından biri olan ve 1412 yılında dökülen Macée'nin bugün hala kilise kulesinin altında bulunabileceğini belirtmek gerekir! Burayı yuvarlak kilise olarak adlandırıyorum; pek çok kilisenin dikdörtgen planına inat...


Sheakspeare and Co. , Paris’in en eski kitapçısı ve açık bulunca gezmeden geçmek çok büyük hata olur. İçeri girebilmek için kapıdaki sırayı göze almak gerekiyor ve ayrıca içeride kesinlikle fotoğraf çekmek yasak. 1951’de açılan bağımsız Kitabevi zamanında Ernest HemingwayEzra PoundF. Scott FitzgeraldGertrude Stein ve James Joyce gibi birçok yazar tarafından sıklıkla ziyaret edilen bir yermiş. James Joyce'un ilk zamanlar ABD ve Birleşik Krallık'ta yasaklı olan Ulysses romanı ilk olarak bu kitabevinde basılmış. Before Sunset filminin açılış sahnesinde bu kitabevi görülmektedir. Ayrıca Midnight in Paris filminden bir bölümde burada çekilmiş. İçerisi bölme bölme odacıklardan oluşuyor ve tam bir kitapseveri buradan kolay kolay çıkarmak mümkün değil. Öğleden sonra için planladığım Montmarte gezimiz olduğundan içerinin havasını koklayıp çıkıyoruz.


Montmarte, Paris'in en yüksek rakımı olan yer ve Montmartre üzerinden izlenen Paris manzarası gerçekten görülmeye değer. Tepede yer alan Sacré-Cœur Bazilikası'nı gezebilir ve alanda bulunan ressamlara portrenizi yaptırabilirsiniz. Geçmişten günümüze gelen birçok dünyaca ünlü sanatçının Montmartre Tepesi üzerinde stüdyoları bulunmaktadır. Montmartre üzerinde çalışmış ressamlardan bazıları Pablo PicassoSalvador DaliClaude MonetVincent van Gogh ve Amedeo Modigliani' dir. Pekçok sevdiğim filme, kitaba ve diziye sahne olan Montmarte, tabii ki benim için tam bir cazibe merkezi. Mesela, Emily in Paris, Amélie, Moulin Rouge... Bir blog sitesinde okuduğuma göre Abbesses durağından geziye başlamak daha rahatmış ancak asansörü kullanmak kaydı ile (maalesef biz yüzlerce basamak çıkmak zorunda kaldık ve baştan enerjimiz tükendi). Meydanda biraz soluklanıp wall of love’ı aramaya geçtik. Minik parkın içindeki mavi çini duvarda. 250 dilde 311 kez ‘Seni seviyorum’ ifadesinin yer aldığı 612 çinili emaye plaka yer alıyor. Ancak park tadilatta olduğundan uzaktan fotoğraflamakla yetindik.

Sonrası biraz ara sokaklar, Amélie’nin evi ve altındaki manavı...


Picasso’nun ve bir çok ünlü sanatçının bir dönem geçici evi olan Le Bateau-Lavoir de bu mahalledeki kıymetli noktalardan biri.

Gördüğüm en ilginç heykellerden biri "Duvardan Geçen" romanındaki Duteilleu karakteri olabilir. Bu duvarın önünden bilmeden geçseydim gerçekten çok daha şaşırtıcı olabilirdi. Çalışkan gezgin olarak tüm araştırmalarımı yaparak geldiğim için bana sürpriz olmadı. Heykelin burada olmasının sebebi de romanın yazarının evinin bu mahallede olması. Romanı okuma şansınız olursa tabi bu heykel çok daha anlamlı olur.

Yokuşun üzerindeki Dalida heykeli ve Ali’nin istemsiz tacizi...

iyi ki kimse görmedi :))


Sacre Coeur kilisesinin önündeki terastan Paris’e bakış... Daha önce çok kez içeri girdiğimizden bu kes es geçiyoruz.

Ressamlar tepesini ziyaret edip hemen yakınındaki La Mere Catherine Restaurant’ta, soğan çorbası, İstiridye ziyafeti çekiyoruz. (çiğ çiğ yeniyor ve denizi yutmuş gibi oluyorsunuz).



Akşam yine evimizin bulunduğu semte dönüp akşam yemeği için yine daha önceden bildiğimiz L’Entrecote Restaurant’a gittik. Burada menü fix. Sadece etinizin pişme kıvamına karar veriyorsunuz ki tercihim az pişmiştir- ve masada oturduğunuz süre zarfında et, salata ve patates kızartmasına boğuluyorsunuz. Yolu düşenler mutlaka denemeli. Rezervasyon kesinlikle yapılmıyor ve kapıda uzun kuyruğa girmek bu işin kuralı...


1 Aralık 2023

 

Sabah kahvaltımız tabii ki yutkunarak seyrettiğim kısımları sebebi ile Netflix dizisi “Emily in Paris”in fırınında. La Boulangerie Moderne, kocaman sade ve çikolatalı kruvasanları ile gerçekten denemeye değer bir yer. Quartier Latin bölgesinde yer alan ev, fırın ve Gabriel’in restaurantı da oldukça ilgi çekiyor.  Les Deux Compères olarak adlandırılan ve Gabriel'in çalıştığı mekan olarak lanse edilen restoranın adı aslen Terra Nora ve İtalyan restaurantı...

Bugün hava epeyce soğuk. Yolumuz Pantéon’a düşüyor ve bulunduğu meydandaki muhteşem yapıları görüp Pantéon’a girmemeye karar verdik. Paris’te görülecek yerler bırakmak lazım ki bir daha gelmeye bahane olsun.

Panthéon’un bulunduğu meydandan Lüksemburg bahçelerine yürüdük buradan da yine Paris’in tarihi Cafelerinden, Cafe de Flore’un en büyük rakibi Les Deux Margots’da mola verip içkilerimizi yudumladık.

Öğlen yemeği için arkadaşlarımızın Paris’te ikamet eden çocuklarıyla Le Grand Golbert Restaurant’ta buluştuk. Louvre müzesinin yakınındaki bu şık restaurantta, yemelere doyamadığım istiridyelerden ve salyangozlardan yedim (yerel lezzetleri tatmak benim için baş kuraldır) Uzun süren yemeğimizin ardından lüks markaların ve antikacıların yer aldığı Galerie Vivien’i gezdik. Burası pasaj şeklinde olup 1823 yılında inşaatına başlanmış ve 1826 yılında kullanılmaya başlanmış.

Ayaklarımız bizi Palais Royal'in iç avlusuna (Cour d'Honneur) götürüyor... Paris’te sanat ile hayat adeta iç içe, 1639’da yaptırılan kraliyet sarayının içinde 260 adet kesik granit sütun siyah beyaz renkleri ile modern sanatı temsilen sizi şaşırtıyor. Les Deux Plateaux, daha yaygın olarak Colonnes de Buren olarak bilinen eser, Fransız sanatçı Daniel Buren tarafından 1985-1986 yıllarında yaratılmış bir sanat enstalasyonu. Çalışma, avlunun eski otoparkının yerini almış ve kültür bakanlığının tesislerinin yeraltı uzantısı için havalandırma bacalarını gizlemek üzere tasarlanmış. Proje, kültür bakanı Jack Lang'ın fikriymiş ve o dönemde önemli bir tartışmaya yol açmış. Maliyeti ve tarihi bir dönüm noktası için uygunsuzluğu nedeniyle eleştirilmiş. 


Sonrası mı? Tabii ki Notre Dame’ın arkasındaki alış veriş merkezi, son gün ihtiyaçları ve market alışverişi sonrası evimizde Eiffel’in ışıklarını seyrederek yediğimiz aperatifler. Sabah yolculuk var... hem de erken saatte...Normandiya’ya...


 2 Aralık 2023


Sabah 6 da yollara koyulduk. Metro ile Gare du Nord ‘a gideceğiz. Sabahın bu saatinde metrodan bilet almak çok zor. Gişelerde memur yok, çalışan makine çok az... Türkleri ve Türkiyeyi seven bir Amerikalı çiftin yardımıyla biletlerimizi alıp 8’deki trene yetiştik. Yolculuğumuz 2,5 saat sürdü. Le Havre’de günlerden Pazar ve tren garındaki Avis kapalı. Zorla taksi bulup limanda kiraladığımız eve gittik . Tabi erken geldiğimiz için alttaki kafede biraz beklememiz gerekti. Evimiz o kadar güzel ki anlatamam. Le Havre'nin ünlü Saint François semtinde, tam olarak geleneksel "Balık Pazarı" na bakan bu mükemmel daire, tamamen yenilenmiş, salonun ortasındaki masif ahşap taşıyıcı sistem ise ne denli otantik ve büyüleyici bir evde olduğunuzun en güzel kanıtı...

(ÜnlüFinliFilmYönetmeni Aki Kaurismäki'   nin  Le hHavre filmi de kaldığımız mahallede çekilmiş.)

Evimize yerleşip en yakın ve açık araba kiralama dükkanından arabamızı kiraladık. Bu arada Normandiya’da soğuğu Paris’ten kat be kat fazla hissediyoruz. Le Havre, 2. Dünya Savaşında tamamiyle yıkıldıktan sonra yeniden inşa edilen ve “Savaş Sonrası Şehircilik Anlayışı” ve “Beton’un yaratıcı Kullanımı”ndan dolayı Unesco dünya mirası listesine girmiş ancak zamanımız az olduğundan şehri gezmeye pek fırsatımız olmadı. St. Joseph Kilisesi ve Brezilyalı Mimar Oscar Niemeyer tarafından tasarlanıp inşa edilen Le Volcan Kültür merkezini ve mimar Auguste Perret tarafından inşa edilen belediye sarayını ve mimar Lagneau tarafından tasarlanan Malraux Müzesini göremediğime çok üzgünüm.

Le Havre içinde görülecek kilise, müze, vs. es geçip kuzeye, Etretat’a doğru gidiyoruz. Normandiya Bölgesi‘nde, Manş Denizi kıyısında, Paris’in 200 kilometre kuzey batısında bulunan bu küçük ama çok çok güzel kıyı kasabası, falezleriyle ünlü ve Normandiya bölgesi denince mutlaka bu falezlerin fotoğrafları karşınıza çıkıyor.

İlk olarak, falezleri kuş bakışı görebileceğimiz Les Jardins d’Etretat’a gidiyoruz. Bu neo-fütürist bahçe, Unesco tarafından Dünya Mirası listesine alınmış. Aynı zamanda Yeşil Kılavuz’da bir Michelin yıldızı ile yer alan bahçeye bu günkü çehresini, 2017 yılında, ünlü peyzaj mimarı Alexandre Grivko kazandırmış. Bahçenin tarihi geçmişi ise 1905 yılına ve ilham aldığı Claude Monet’e dayanıyor. Bahçe, Normandiya'nın manzaralarını ve doğal özelliklerini çağrıştıran, etkileyici ölçekli bitki kompozisyonlarının yardımıyla düzenlenmiş. Bahçeler aynı zamanda seçkin sanat eserleri sunan bir açık hava çağdaş sanat müzesi görevi görüyor. Budanmış bitkiler ve çağdaş heykellerin etkileyici birlikteliği, bahçenin her bir bölümüne benzersiz bir karakter kazandırıyor. Bahçelere giriş kişi başı 12,5 euro ve inanın her kuruşuna değiyor. İnanılmaz büyülendim, aşağıda falezlerin manzarası da ayrı bir çekicilik kazandırdı gezimize... Samuel Salcedo'nun maskları ise benim için bir numaraydı.

Kasabaya tepeden bakıp falezlerin manzarasına doyduk ve aşağıya inip arabamızı Etretat Belediyesi’nin önüne yani tam merkeze park ettikten sonra kasabanın içine doğru yürümeye başladık ki buranın o falezlerden çok daha fazla bir yer olduğunu ilk o an anladık. İnsan önce otomatik olarak sahile doğru yöneliyor; iyot kokusunu ve martı çığlıklarını takip ediyor. Kasabanın tipik Normandiya tipi binalarını keşfe çıkıp ahşap ve tuğlanın kullanımındaki zarafete hayran kaldık. Tamamen ahşap, eski Pazar yeri, Vieux Marché’da alışveriş yaptık.  Ara sokaklarda rastladığımız tipik bir Normandiya lokantası olan La Salamandre’a girip deniz ürünleri ağırlıklı yemeğimizi yiyip şarabımızı içtiğimizde hava epey kararmıştı. Yol uzun, dar, kar atıştırmaya başladı, bir de önümüzden yaban domuzu sürüsü geçmez mi... Bu enteresan yolculuğu tamamlayıp eve döndüğümüzde hepimizin yorgunluktan konuşacak hali kalmamıştı.

3 Aralık 2023

Normandiya bölgesine en az 4 gün ayırmak lazımmış. Biz 1,5 gün içinde ne Le Havre’ı gezebildik, ne Rouen’e gidebildik, ne Monet’in köyü olarak bilinen Giverny’i görebildik ne de en çok merak ettiğim Mont St. Michel’i...

Ancak meşhur Normandiya Köprüsününden geçebildik. Köprünün dizaynını yapan Michel Virlogeux ile tanışma ve iş yapma şansını bulmuştuk ve Ali o zamanlar köprüyü kendisiyle gezmişti. O gün bugündür bahseder sen de mutlaka görmelisin diye... Çelik tel kablolar ile oluşturulan köprü, yapıldığı dönemde en uzun tel köprü ve 856 metre ile bir tel köprü için iki iskele arası en uzak mesafe unvanlarına sahip olmuş. 1 Ocak 1995'te hizmete açılan köprünün Toplam uzunluğu 2.143.21 metre, genişliği 23.60 metre...


Köprüden geçme heyecanı sonrasında, tipik bir Normandiya balıkçı kasabası olan Honfleur’a geldik ve arabamızı tarihi liman Vieux Bassin‘in girişindeki otoparka bıraktık. Liman, ve kendisini çevreleyen tipi Normandiya mimarisi, inanılmaz keyif verici bir görüntü sunuyor. Tekneler, iyot kokusu ve martı sesleri insana o kadar iyi geliyor ki anlatamam. Dünyaca ünlü besteci -ki Gnossiennes’e bayılırız- Eric Satie’nin 1866 yılında doğduğu ve çocukluğunu geçirdiği, müze haline getirilen evini gezmek çok ilginç bir deneyim oldu.

Bir zamanlar, inanılmaz güzel ışığından dolayı Camille Corot, Eugene Boudin, Claude Monet, Gustave Courbet, Raoul Dufy, Johan-Bartold Jongkind, Paul Signac, Georges Seurat gibi ressamların tercih ettiği Honfleur’da Liman çevresindeki kafe ve restoranlara oturup bir şeyler yiyip içmek güzel havada da sevimsiz havada da ayrı bir zevk sanki. Kafelerin içi de dışları kadar keyifli, oturup ortamın tadını çıkarmak çok güzel oluyor. Biz de yol üstünde rengarenk dükkanlar ve  sanat galerilerini gezip le Vintage Cafe’de biraz soluklanıp yemek yedik. Ardından Gemi marangozları tarafından inşa edilen, 15. Yydan kalma ahşap Saint Catherine Kilisesi’ne girip tipik mum yakma ritüelimizi yaptıktan sonra Honfleur’e veda edip Deauville’e yönlendik.



 20. yy. başında Coco Chanel’in buraya butik açması ile ün kazanıp dünya sosyetesinin buluşma yeri olmuş kasaba, kumarhanesi, lüks otelleri, binicilik klüpleri ve plajı, ahşap kabinleri, ahşap yürüyüş yolları ve dünyaca ünlü sanatçıların adını taşıyan parkurları ile gerçekten görülmeye değer. Paris Rivierası  olarak adlandırılan bölgede ünlü plaja gidip, ünlülerin isimlerinin yazıldığı tabelaların önünde pozlarımızı verdik. Burayı yazın düşünemiyorum; herhalde inanılmaz kalabalık oluyordur. Bu mevsimde gerçekten çok fazla yapacak şey yok.


 Bölgede gezimiz erken bitince, günün bonusu olarak sonca dence Caen’i de araya sıkıştırıyoruz. 1944'te II. Dünya Savaşı'nda tamamen yıkılan şehir baştan inşa edilmiş. Charnwood Operasyonu sırasında yoğun bir bombalama yüzünden şehrin %70'si tahrip olmuş ve 2000 Fransız sivil öldürülmüş. Savaş sırasında, kasabanın sakinlerinin çoğu, 800 yıl önce William tarafından inşa edien Abbaye aux Hommes'a sığınmış. Bu Katedral ve üniversite tamamen İngiliz ve Kanadalı bombardıman uçakları tarafından tahrip edilmiş. Şehrin her noktasından görünen meşhur katedrali sadece dışardan fotoğrafladık. Beton binalar arasına sıkışmış ahşap evlerin oluşturduğu ve şehrin tek eski ve sevimli yeri olan Vaugueux Mahallesini de gezip Le Havre’a doğru yola çıktık.


Akşam evimize çok yakın bir kafede keyifli bir yemek yiyip 4 Aralık sabahı 8.00 treni ile Paris’e gitmek üzere Normandiya’dan ayrılıyoruz. Akşam uçuşu ile İstanbul’a hareket edeceğiz. 2 günlük Normandiya kaçamağımızda tabii ki gitmek isteyip gidemediğimiz çok yer oldu. Bence ilkbahar veya sonbaharda en az bir hafta ayırarak Normandiya bölgesini gezmek üzere diyorum...