Ne zamandır aklımızda Bordeaux'a, Fransa'nın şarap deposuna gitmek ve oradan da Bilbao'daki Guggenheim Müzesi'ni görmek... Bu amaçla da çılgın bir program yaptık. Parantez içindeki rakamlar katettiğimiz yolların süresini belirtiyor.
3 MAYIS - PARIS - LIMOGES - SARLAT (5.26)
4 MAYIS - SARLAT- ST EMILION - BORDEAUX (2.23)
5 MAYIS - BORDEAUX
6 MAYIS - BORDEAUX- BAYONNE -BIARRITZ -ST JEAN DE LUZ (2.12)
7 MAYIS - SAINT JEAN DE LUZ -HONDARRIBIA -SAN SABASTIAN (30 dk.lık yollar)
8 MAYIS - SAN SEBASTİAN -BILBAO (1.12)
9 MAYIS - BİLBAO -BORDEAUX (3.42)
10 MAYIS - BORDEAUX - MARGAUX -MADOC BÖLGELERİ(ÜZÜM BAĞLARI)
11 MAYIS - BORDEAUX - PARİS -İSTANBUL
Direkt Bordeaux uçakları çok pahalı olduğundan yine Paris'e indik ve oradan kiralık arabamızı alıp 5,5 saatlik yolculukla ilk durağımız olan Sarlat'a gittik. Otelimiz Saint Albert, bir ana caddenin etrafında kurulan minik kasabanın neredeyse tam kalbinde. Buradan yürüyerek tüm eski şehri gezmek mümkün. İlk gecemizde, uzun araba yolculuğumuzun yorgunluğunu atmak üzere kentin en bilinen restaurantlarından birinde yer ayırttık ve leziz bölge şarabı eşliğinde, çok keyifli ve unutulmaz bir akşam yemeği yedik. Bu bölgenin yemekleri Perigold Mutfağı olarak adlandırılıyor.
Sarlat, ağaç yoğunluğundan dolayı Kara Perigord (Perigord Noir) olarak bilinen ve mutfak olarak da Fransa’nın en meşhur bölgelerinin başında gelen Kara Perigord Bölgesi’nin tarihi başkenti. Zamanın ötesinde kalmış pitoresk kasaba Sarlat, metrekareye düşen sınıflandırılmış tarihi yapı yoğunluğu açısından Avrupa’nın birinci şehri olup heybetli Orta Çağ ve Rönesans döneminden kalan binalardan dolayı pek çok filmin çekimleri bu şehirde gerçekleştirilmiş. Ever After: A Cinderella Story, The Story of Joan of Arc, Revenge of the Musketeers... bunlardan bazıları.
Kahvaltı sonrasında Dordogne vadisindeki Roque Gageac kasabası bizim ilk durağımız oldu. Burası yamaca dayanmış, bakmalara doyulamayan bir mimari ve şehircilik anlayışıyla inşa edilmiş bir Ortaçağ kasabası... Nehir kenarına sıralanmış evler ve aralarındaki setlerde yer alan dar sokaklar, her adımda farklı bir manzara sunuyor.
Ardından, Garon nehri ile birleşen Dordogne Nehri’nin çizdiği menderesleri kısmen takip ederek bağları ile birlikte UNESCO tarafından Dünya miras Listesi’ne alınan Saint Emilion’a hareket ettik. Adını 8. yüzyılda bir mağaraya yerleşerek tek başına yaşayan bir keşişten alan Saint Emilion gerçek bir açık hava müzesi ve çok sayıda şato ve şarap mahzeni barındıran küçük bir tarihi kasaba. Üzerinde çok sayıda küçük dükkanlar bulunan ve Tertre olarak adlandırılan kendine has iri parke taşlı sevimli sokaklarını dolaşarak ve seyir terasından farklı açılardan güzel çatıları ile şehrin tipik mimarisi görebileceğiniz Orta Çağ döneminde 70 hektarlık yeraltı galerileri üzerine amfi tiyatro şeklinde inşa edilen çok iyi korunmuş Saint Emilion, açıkçası çok fazla turistik geldi bize... Belki öncesinde Sarlat ve Roque Gageac kasabalarını görmemiş olsaydık aynı şeyi söylemezdik. Saint Emillion biraz fazla şişirilmiş ve insanı adeta boğuyor. Burada daha önceden rezervasyon yaptırarak şarap tadımı yapmak ve özel menülerini yemek mümkün; ancak akşam için Bordeaux'a gitmeyi hedeflediğimizden kasabanın en göz alıcı yerinde basit atıştırmalıklarla yetinip ara sokaklarda bir şarap tadımına katılmaya karar verdik. İlk sınıflandırılması 1954 yılında yapılan yüksek değerli Saint Emilion şarapları Premier Grandcru classe ve Grandcru classe olmak üzere iki farklı kategoride değerlendirilmiş. Biz de farklı kategorilerden şaraplar almayı ihmal etmedik.
St Emilion'dan çıkıp Fransa’nın en kalabalık altıncı şehri Bordeaux’a doğru hareket ettik. yaklaşık 45 dakikalık bir yolculuk bu...Fransa’nın en büyük yönetim birimi olan yeni Akitanya bölgesinin başkenti Bordeaux kendisine Avrupa’nın en iyi destinasyonu ünvanını kazandıran bir çok özelliğe sahip. Otelimiz, Hotel Konti, Bordeaux'u yürüyerek gezebileceğimiz bir güzergahta... Daha önce izlediğimiz gurme videolarının izinde .... restaurantına gittik ve ördek, şarap ve kanepe ile leziz bir akşam yemeği yedik.
Öğleden sonra, şehri keşfetmeye kalıyor. Garon Nehri’nin kıyısında kurulup o devirde Fransa’nın ilk limanı olan Bordeaux, Orta Çağ’dan 18. yüzyıla kadar başta şarap ticareti ile önemli bir merkez haline gelerek çok zenginleşmiş. Aslında şehre küçük Paris de diyebilirsiniz. Mahalle ve şehircilik anlayışı ile gerçekten de Paris'i anımsatıyor. Yürüyüş esnasında ön cephesi korint düzeninde yapılmış sütunlarla ve heykellerle süslenmiş Neoklasik özellikler taşıyan görkemli büyük tiyatro, rıhtım bölgeleri, olağanüstü bir miras olan Fransa’nın en büyük meydanı tarihi Quinconces meydanı ve şehrin sembollerinden Girondins Anıtı Çeşmesi, muazzam bir simetri ile tasarlanmış borsa meydanı ve Sarayı, Siyah granit üzerindeki ince su tabakası ile sarayın büyüleyici görüntüsünü yansıtan ve gecelere muhteşem bir aydınlatma ile Işıl Işıl olan meşhur Mirois d’eau ( su aynası), Fontaine des Trois Graces çeşmesi, Saint Andre gotik katedralii ve yandaki Pey-Berlant çan kulesi, Bordonun tarihi merkezine açılan gotik mimari tarzı eski sur kapısı Porte Caihau, zarif sokak lambaları ile 17 kemerli Pound de Pierre Taşköprü gibi önemli yapıları gördük.
Ertesi gün, artık yolumuz Fransa'nın Bask Bölgesine ulaşacak. Buraya 2017 yılında da gelmiş, Faransız yelkenci dostlarımızda kalıp keyifli bir gezi yapmıştık.
Kumlu Toprakları ile tanınan yaklaşık 220 km uzunluğunda ve 100 km genişliğinde Avrupa’nın en büyüklerinden biri olan ve aynı zamanda Atlantik Okyanusu’nda 100 km’den fazla kıyı şeridine sahip olan çoğunlukla deniz çamlarından oluşan ormanlık alanı Landes’ten geçerek Bask dilinde Euskal Herria diye geçen Bask bölgesine gidiyoruz. Fransa Bask bölgesinin başkenti Bayonne, ilk durağımız. Fransa’nın tarihi çikolata ve başkenti Bayonne‘un tarihi bölgelerini, Nive Nehri, büyük ve küçük Bayonne olarak birbirinden ayırmakta. Nive nehrindeki simge haline gelen rıhtımları boyunca ahşap parçalarının kullanıldığı kirişlerden oluşan bölgeye özgü yarı ahşap tarihi evlerinin yüksek dar ve çok renkli cephelerini görmek mümkün. Ortaçağ limanının yanında kahvelerimizi içip çikolataları yuttuktan sonra sıra geliyor tarihi şehirde gezintiye; geleneksel Boyonne jambonu ve kaz ciğeri ile ünlü şehrin renkli pazarı gezmeye değer. Tabii ki jambonlu sandviçlerimizi yemeden Bayonne'u terk etmiyoruz.
Sonraki durağımız, İspanya sınırına 30 km uzaklıkta yer alan sırtını Pirene dağlarına dayamış Atlantik Okyanusuna bakan eşsiz tatil beldesi Biarritz... Fransa’nın en güzel plajlarından birine sahip olan Biarritz bir zamanlar soylular sınıfının tatil mekanı iken günümüzde Avrupa’nın sörf merkezi olmuş. Buraya daha önce de gelmiştik. Varışı takiben bir zamanlar eski liman anlamına gelen Port Vieux etrafında kurulu bir balıkçı kasabası olan Avrupa ve Rus soylularının 19. yüzyılın ortalarında keşfettiği Biarritz 3.Napolyon’un eşi imparatoriçe Eugenia de Montijo sayesinde şık bir şehre dönüşmüş. Görülecek yerlerin arasında şehrin geçmişteki ihtişamını yansıtan olağanüstü güzel villalar ve binalar restore edilen art Deco casino, Gustavo Eiffel’in tasarladığı metal yaya köprüsü ile karaya bağlı bakire kayası, büyük plaj, eski liman bulunmakta. Bu şık tatil beldesi, her zaman turistlerin ve yaz tatilcilerinin ilgisini çekiyor.
Artık Bask etkisi iyiden iyiye hissediliyor. Gece kalacağımız Saint jean DE Luz’a hareket ediyoruz. Kaldığımız Bizipoz Otel, limanın kenarında ve oldukça şık... Günümüzde hala faaliyette bir balıkçı limanı olan Saint jean DE Luz, 16. yüzyılda balina ve Morina avı sayesinde zenginleşmiş. 17. ve 18. yüzyılda ise korsanları ile tanınmış. 1660 senesinde şehir İspanya yakınında olduğu için Güneş Kral olarak adlandırılan Fransa kralı 14. Louis ile İspanya prensesi Maria Theresa’nın evlilik kutlaması için seçilmiş. Evlendikleri kilise, ince ahşap kolonları ve kaplamaları ile son derece sade ve naif. St Jean de Luz'dan oraya özgü dokumalık kumaşlardan yapılan örtülerden almadan olmaz... Yıllar önce Fransız dostlarımız bizi bu kasabada çok şık bir balık restaurantına götürmüşlerdi; bu kez ise gönlümüz İtalyan restaurantında pizzadan yana...
veeee İspanya...
İspanya sınırını geçerek 543 metrelik Jaiskibel Dağı’nın eteklerindeki Giupuzcoa kıyılarının en güzel noktalarının birinde bulunan şirin ve pitoresk liman kasabası Hondarribia’ya hareket ediyoruz. Burada denize dökülen ve Fransa ile doğal bir sınır oluşturan Bidassoa nehrinin karşı yakasındaki Fransız Hendaye kasabasını uzaktan görmek mümkün. 16. yüzyılda 5. Karl Sharlken tarafından restore edilen kalenin etrafına gelişen şehirde ferforje balkon korkulukları ile eski evleri görüp tarihi merkezdeki dar ve dolambaçlı sokaklarda kısa bir gezinti yapıyor ve buraya bayılıyoruz. Gerçekten de gezimizin en ilgi çekici noktalarından biri Hondarribia... Bir kere günlerdir Fransa'da gezerken birden İspanya'da olduğunuzu gerek mimari, gerek dil, gerek tabelalar, gerekse yemeklerle ayırt etmek de çok ilginç. İki kültür gerçekten de birbirinden oldukça farklı. "Snobistan'dan" sonra burası o denli sıcacık ve bizden geliyor ki içimizi adeta bir sıcaklık kaplıyor...
Giupuzcoa kıyısının en meşhur yazlık şehri San Sebastian’a doğru yola çıkıyoruz. Şehir kendine tepeden bakan yemyeşil Monte Urgul ve Monte İgueldo tepeleri ile çevrilmiş geniş Bahia de la Concha koyunun etrafına uzanmakta. 1350 metre uzunluğundaki Bask kıyısının en ünlü plajı Playa de la Concha’nın kenarındaki Paseo de la Concha kordonu tarihi merkezin ucundaki bulvardan kraliyet ailesinin eski yazlık sarayının bulunduğu Miramar parkı’na kadar uzanmakta olup görkemli Belle Epoque dönemi binaları ile göz kamaştırmakta. Her sene eylül ayında dünyaca ünlü San Sebastian film festivali burada yer alıyor. Bunun yanı sıra şehir üç Michelin yıldızlı üç lokanta ve sayısız Pintxo barı ile yeme içme kültüründe de önemli bir yer tutmakta. 2016’da Avrupa kültür başkenti olan San Sebastian'ın keşfine dalıp kumsallarda Akdeniz güneşinin keyfini çıkarıyoruz. Denize girenler ve güneşlenenler aklımızı biraz çelse de (ki mayolarımız valizimizdeydi...) şeytana uymuyor ve sadece havanın keyfini çıkarmakla kalıyoruz. Bu arada ünlü meydandaki Pintxo Bar'da tapas keyfi yaşayıp meşhur San Sebastian kekin bir de menşeinde tadına bakmayı ihmal etmiyoruz. Burada tuttuğumuz airbnb evi de şehri daha keyifli yaşamamıza yardımcı oluyor.
Sabah İspanya Bask Özerk bölgesinin başkenti Bilbao’ya hareket ediyoruz... Buraya geliş sebebimiz dünyaca ünlü Guggenheim Müzesi'ni ziyaret etmek... Mimar Frank Gery'nin tasarımını yaptığı müze, 1997 yılında açılmış. Eski bir demiryolu deposunun üzerine inşa edilen devasa müze, Gery’nin en önemli eseri olarak anılıyor. Titanyum, cam ve kireçtaşı kullanılarak üretilen eğimli yüzeyler, yapının mimari kimliğini oluşturmakta... Toplam 32,500 metrekarelik bir alan üzerine kurulu müze, nehrin kıyısında başarılı bir biçimde konumlandırılmış ve yaya trafiğini yönlendirecek şekilde planlanmış ve böylece müze, şehrin adeta bir parçası haline gelmiş. Bilbao'ya turist kazandırmak için yapılan ve parasının şehrin sakinleri tarafından ödendiği söylenen müze, gerçekten de amacına ulaşmış durumda... Baksanıza ta İstanbul'dan buraya sadece bu bina için geldiğimiz düşünülürse... Guggenheim Bilbao Müzesi, bünyesinde toplam 11,000 metrekare büyüklüğünde, toplam 19 galeriden oluşan bir sergi alanı bulunduruyor. Şansımıza, bulunduğumuz dönemde Refik Anadol'un çok güzel bir dijital sergisi de vardı ve bu bizi epey heyecanlandırdı... Guggenheim Müzesi'nin içindeki en önemli eser Amerikalı heykeltraş Richard Serra'ya ait The Matter of Time ( Zamanın Meselesi)... Bu eser girişteki büyük galerinin tamamını kaplamakta... Hava koşullarına dayanıklı Çelikten yapılmış sekiz adet bükülmüş elips parçaların ve kıvrımlı duvarların arasında dolaşırken sanat eseri ile bütünleşme fırsatını da yakalıyorsunuz. Eser, 2005 yılından beri burada ve The Guardian tarafından, "yaşayan en iyi heykeltraşın eseri" olarak değerlendirilmiş.
Dış mekanda yer alan ve 9 metre boyunda olan Maman (Anne) isimli dev örümcek heykeli ise bir diğer ikonik değer haline gelmiş. Louise Bourgeois’nın ilk olarak 1940’larda birçok çiziminde yer alan ve 1990’larda da çalışmalarının merkezinde yer alan örümcek serisinin en iddialı parçalarından biri... Heykeltraş, dokumacı olan annesine bir saygı duruşu olarak yapmış bu heykeli...
Bir de gittiğimiz zaman maalesef tadilatta olan, çiçeklerden oluşan devasa köpek yavrusu heykelini görebilseydik harika olacaktı. 13 mt. yüksekliğindeki bu heykel, Jeff Koons tarafından yapılmış. Üzerindeki yaklaşık 38.000 bitki ise Mayıs ve ekim aylarında tazeleniyormuş. Görenlere mutluluk aşılamak amacıyla yapılan heykelin fotoğrafı bile gerçekten görevini yerine getiriyor.
Bu arada Bilbao'da gerçekten de görülmeye değen başka hiçbir özel şey yok. Las Siete Calles olarak da adlandırılan Bilbao’nun en eski mahallesi olan ortaçağdan kalma Casco Viejo’yu keşfetmek üzere taksi ile eski şehre gittik. Las Siete Calles ya da Baskca "yedi sokak" ismi, surlar içindeki şehrin en eski bölümünü oluşturan ve dar sokaklar birbirine bağlı olan yedi sokaktan gelmekteymiş. 13. yy’da üç paralel sokak inşaa edilmeye başlanmış, 15. yüzyılda diğer dört sokağın yan yana inşaa edilmesi ile efsanevi Siete Calles kentsel ızgarası oluşmuş. Tarihi Casco Viejo semtindeki 1815 yılında neoklasik tarzda inşa edilen kemerleri, birçok geleneksel taverna ve restoranın yanı sıra hediyelik eşya dükkanına ev sahipliği yapan hareketli plaza Nueva meydanı, Bizkay’dakii en büyük gotik kilise olan Santiago katedrali, İspanya’nın en büyük pazar yeri Mercado de la Libera, neo barok tarzındaki Ariaga tiyatrosu Bilbao’da görülecek yerler arasında yer alıyor. Alışveriş caddelerinde dolaşıp şık bir et lokantasında akşam yemeğimizi yiyoruz.
Ertesi sabah Bilbao'dan Bordeux'a hareket etmeden önce, Nervion nehrinin denize döküldüğü yerde bulunan Portu Galete sahil semtine doğru yola çıkıyoruz. Burada Portu Galete’yi karşı yakadaki Las Arenas semtine bağlayan ilginç mimarisi ile dikkat çeken ve Dünya miras Listesi’ne alınan UNESCO’nun Bizkaia Köprüsü’nü göreceğiz. Gustav Eiffel‘in öğrencisi ve ortağı olan Bizkaia’lı mimar Alberto de Palacio’nun inşaat mühendisliği eseri 1893’te açılarak dünyanın ilk taşıyıcı köprüsü olmuş, iki yaka arasında bir gondol kullanılarak yolcu ve araç geçişini sağlamakta. Hava oldukça yağmurlu olduğundan ve yolumuz da uzun olduğu için köprüyü uzaktan fotoğraflıyoruz.
Öğleden sonra yine Bordeux'dayız. Biraz da alışveriş yapalım deyip akşam yemeğimizi Nehir kıyısındaki bir balıkçıda yiyoruz. Midye ve deniz mahsülleri gerçekten inanılmaz lezzetli.
Bordeux'daki son günümüzde yakındaki şarap bölgelerini ziyaret edeceğiz. Dordogne ile Garonne nehirlerin birleşmesinden oluşan Gironde nehri ile Atlantik okyanusu arasında uzanan Medoc bölgesinin keşfi. Bu bölgeyi bir uçtan öbür ucu aşan şarap yolu üzerinde uçsuz bucaksız ünlü bağlar ve birbirinden görkemli şatolar bulunmakta. Bordo şarapların ilk resmi sınıflandırması olan premiere Grandcru classe ve Grandcru classe 1855 yılında yer alan Paris fuarı için 3. Napolyon tarafından yaptırılmış. Daha sonra şarap yolunu güneye doğru takip ederek eşsiz tatlar sunan Margoaux şarapları bölgesine varıp meşhur Chatau Margoaux bağlarına genel bir bakış atıyoruz... Bir sürü tur otobüsü görüp peşlerine takılıyoruz ancak epey bir gezdikten sonra anlıyoruz ki bu bölgede şarap tadımı ve şato ziyareti için önceden bir tur şirketinden randevu almak gerekiyormuş. Ne yapalım artık Bordo şarapların mükemmelliğini sadece gittiğimiz restaurantlarda tadacağız.
Sarlat, St Emillion, Bordeaux, Bask Bölgesi, Bilbao, ve nihayet Bordeux şarap bağları derken bu gezi epey uzun sürdüğü için sona kalan dona kalıyor resmen. Gezmekten enerjimiz tükendiği için belki de en önemli aktiviteyi yapmaya takatimiz kalmıyor. Ne diyelim : Bir daha buraya gelmek için bir nedenimiz var, fena mı...

.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder