10 Mayıs 2015

Kuş Kafesi - Tiyatro Ak'la Kara -


Tiyatro Ak'la Kara, Bahariye'dedir ve minik, samimi bir salona sahiptir. Burada, diğer özel tiyatrolara göre oldukça uygun bir fiyata çok hoş oyunlar izlemeniz mümkündür. Benim size tavsiyem, eğer yolunuz Kadıköy Bahariye'ye düşerse ve akşam için bir aktivite arıyorsanız mutlaka bu tiyatroya bir uğrayın derim. Belki son dakika bileti bulabilirsiniz. 
Bu sezon, "Kelebekler Özgürdür"den sonra gittiğim ikinci oyun, Jean Poiret tarafından yazılan "Kuş kafesi"oldu.




Tiyatroya giderken benim için en önemli unsurlardan biri cast'tır. "Kuş Kafesi"'ne ise oyunculardan haberim dahi olmadan, sırf sevgili Robin Williams'lı sinema versiyonuna bayıldığım ve tekrar tekrar seyretmekten bıkmadığım için gittim. 
Oyunun baş rollerindeki Savaş Özdural ve Levent Ünsal'ın profesyonel başarılarının yanında, oyunun temposunu hiç düşürmeyen, bayıldığımız "kon kon kelebek" halleriyle, üstün bir yetenek sergileyen evin uşağı Jacob rolündeki Mustafa Dinç, izlenmeye değer bir performans sergiliyor.  (-ki bu sene Sadri Alışık Tiyatro ödüllerinde, müzikal komedi dalında en iyi yardımcı erkek oyuncu adaylarından biri oldu)
Konuyu ise hemen hemen herkes bilir. George ve Albin, travesti klübü işleten gay bir çifttir. George'nin oğlu, muhafazakar parti üyesi bir siyasetçi ile evlenmeye kara verince, çılgın ikilinin evleri, davranışları ve cinsel tercihleri dahil pek çok konuda değişiklik yapmaları gerekir. Zira kızın ailesi travesti klübünün üstünde yer alan evlerine tanışma ziyareti için gelecektir. George'un eski karısı, evin çıplak uşağı, siyasetçinin peşindeki paparazziler de olaylara dahil olunca işler iyice sarpa sarar. Tek kurtuluş, kulübün sahnesi olur...
"Kuş Kafesi"'nin en güzel kısmı, seyirciye özgürlüğünü vermesi ve "bu oyun boyunca lütfen bol bol fotoğraf ve video çekin ve mümkün olduğu kadar çok kişiyle paylaşın" sözü oldu. Hem çok şaşırdım, hem de bu yeniliğin tadını çıkardım...


2 Nisan 2015

Bir Delinin Hatıra Defteri


Gogol, "Bir Delinin Hatıra Defteri"ni 1842 yılında yazmış. Ülkemizde oynanan ilk tek kişilik oyun olan eser, 1965 yılında, Genco Erkal tarafından Ankara Sanat Tiyatrosu'nda oynanmış. Sanatçı, aynı eseri üç farklı yorumla, üç kez sergilemiş. 50 yıl sonra yine Erkal'ın bir yorumunu, Kenter Tiyatrosu'nda izlemeye gittik. Oyun, adeta sanatçıyla bütünleşmiş durumda anlayacağınız. 77 yaşındaki sanatçı, 1,5 saate yakın süren bir performansla, yine yapacağını yapıp izleyiciyi sanata boğuyor. Bu performans gerçekten kaçmaz.

Eserin konusuna gelince; 19. yy. Rusya'sında, 9. dereceden memur Poprişçin, bir bakanlıkta çalışmaktadır. Görevi, amirlerinin kalemlerini açmak olan kahramanımız, beş parasız, mutsuz ve yalnızdır. Genel müdürün kızına olan tutkusu da günden güne artmaktadır. Yaşadığı olumsuz olaylar ve hiç bir zaman şansın yüzüne gülmeyeceğinin farkındalığı ile giderek delirmeye başlayan Poprişçin, en son kendini İspanya Kralı olarak görür ve sonunda akıl hastanesine düşer... Acımasız hayat, herkese gülmez...
Biz sanıyorum bu sezonun son oyununda izledik Genco Erkal'ı. Umarım usta tiyatrocu daha birkaç sezon bu oyuna devam eder. Klasik tiyatronun en iyi oyunlarından biri, Erkal ile görülmeye değer bir performans oluşturuyor...

25 Mart 2015

8 Saniye


"Rüyalarımız, unuttuğumuz ya da yok saydığımız olayların hatırasıdır. Genişlemekte olan ruhlarımızın aynasıdır." 
Güneş, galaksi içinde bir tam dönüşünü 255 milyon yılda tamamlar... 70-80 yıllık bir insan ömrü, bu süre içinde 8 saniyeye tekamül eder... 8 saniyelik hayatımızda, bize de "affetmek" düşer... 
Ömer Faruk Sorak'ın yönettiği, senaryosu Esra İnal'ın gerçek hayatta yaşadıklarından yola çıkılarak Esra İnal ve Nuran Evren Şit tarafından yazılan "8 Saniye" filminin son cümlesinde "önce kendinizi affedin; sonra, bu salondan çıkarken herkes en azından bir kişiyi affetsin" diyor. Gerçekten de ilk reiki eğitimimi aldığımda "affetme" seansı bende çok iz bırakmıştı. Hocamız, "şimdi gözlerinizi kapatın ve hayatınızdaki önemli birini düşünün ve onu affedin" dediğinde ilk düşündüğüm kişi anneannem olmuştu ve onu can-ı gönülden affederken deli gibi ağlamaya başlamıştım ve bu duruma en çok da ben şaşırmıştım...



Türk-Alman ortak yapımı filmde, Esra İnal, yaşadıklarını hem anlatıyor hem de başarıyla canlandırıyor. Çocukluğundan itibaren rüyaları ve korkularıyla yaşamaya çalışan Esra, erkek egemen toplumda, önce babasına, sonra eniştesine, sonra eşine emanet ediliyor. Sözünü budaktan esirgemeyen Esra ise anca aynada kendisiyle konuşurken " bundan sonra sen bana emanetsin, Son nefesime kadar sana ben bakacağım..." dedikten sonra kendisiyle barışıyor. Berlin doğumlu Esra, hayatı sonuna kadar, istediği gibi ve özgürce yaşamaya çalışırken zaman zaman hayata yenik düşüp ölümü ve akıl hastanesini seçtiği anlar da oluyor. Rüyaları hayatında büyük rol oynarken zaman zaman rüya ve gerçek hayatı birbirine karıştırıyor. Tüm rüyalarının tek kahramanı erkek ise bir kitabın yazarı olarak karşısına çıkıyor. Bu kişi, dünyaca ünlü "Dört Anlaşma" kitabının yazarı Meksikalı Don Miguel Ruiz... Esra, yazarı bulup onu öğretileriyle tanışmak ve bunları başka insanlara yaymak için kalkıp Meksika'ya kadar gidiyor... 
Dört Anlaşma ise şu şekilde:
1.Anlaşma: Söz büyüdür/  Anlaşmaları bozmak
2. Anlaşma: Hiç bir şeyi kişisel almamak
3. Anlaşma: Varsayımda bulunmamak
4. Anlaşma: Yapabildiğinin en iyisini yapmak
Uzun lafın kısası; Hayattan korkmadan, yeri geldiğinde korkularınızla yüzleşerek özgürce hayatınızı yaşayın... Önce kendinizi sonra çevrenizi affedin... Hayat aslında çok kısa, size düşen bu hayatı sonuna kadar doya doya yaşamak olmalı... Esra İnal bunu gerçekleştirmiş, darısı başımıza...