29 Ocak 2012

Bir Zamanlar Anadolu'da


Nuri Bilge Ceylan filmi izleyebilmek herkesin harcı değildir. Bir kere sabırlı olacaksınız, zaman bizim yaşadığımız zamandan daha ağır akar; bunu kabulleneceksiniz, diyaloglar azdır ve siz oyuncuların mimiklerinden anlamlar çıkaracaksınız, filmi birden fazla kişi izliyorsanız herkes başka bir şey anlamış olacak ve siz kendi zekanızdan şüpheye düşeceksiniz, bir de film en olmayacak yerde bitecek ki siz iyice afallayacaksınız, bazı noktalarda filmi yakaladım iyi gidiyor derken bazen bakacaksınız filmden kopmuş başka şeylere odaklanmışsınız...
Tüm bunları kabullenip güzel manzaralar eşliğinde "Bir Zamanlar Anadolu'da" filmini izledim. Bir cinayetin ardından ıssız kırlarda maktulun bulunması ve otopsisi ile sonuçlanan filmde, Fırat Tanış zanlı, Yılmaz Erdoğan komiser rollerinde kayda değer portreler yaratıyor. Tüm gece birkaç noktada aynı şekilde ve aynı şartlarda maktulün aranması, bir elmanın 3 dk. boyunca yuvarlanıp diğer yuvarlanan çürümüş elmalar yanında yer alması gibi filmi yavaşlatan sahneler, bu kez, Nuri Bilge Ceylan filmlerinde pek alışık olmadığımız yoğun diyaloglarla beslenmiş. Ödüllü filmler bana göre değil diyorsanız seyretmeye pek yeltenmeyin derim.

28 Ocak 2012

Bir Gün, David Nicholls



"Bir Gün" kitabını, henüz bu kadar kitleye ulaşmamışken, bir arkadaşımın tavsiyesiyle okudum. Kitap, Emma ve Dexter'ın, 1988 yılından bugüne, her sene 15 Temmuz gününde yaşadıkları olayları konu ediyor. Emma, okulun silik kızlarındandır ve en popüler çocuk olan Dexter'a platonik olarak aşıktır. Mezuniyet törenlerinde tuhaf bir yakınlaşma yaşarlar ve o günden sonra birbirlerinin en iyi arkadaşı olurlar... Dexter hayatını da popüler kültüre uygun bir şekilde yaşar ve tv dünyasında ün sahibi olur. Emma ise çocuk romanı yazma idealinde, öğretmen olur ve en sonunda amacına ulaşır. Dexter bir başkasıyla evlenir ancak özel hayatında son derece başarısız olur... Yıllar sonra Emma ile hayatları birleşir ve tam mutlu olmuşlarken Emma hayatını kaybeder... Bu klişe hikaye, romanda son derece iyi dile getirilmiş, flashbacklerlerle desteklenmiş bir anı defteri gibi... Ancak filmi için aynı şeyi söylemek zor. Anne Hathaway'in oynadığı film, gerçekten başarılı bir şekilde senaryolaştırılmış ve bazı sahnelerde -kitabı birebir anımsattığı için- "ben bu filmi daha önce izledim mi acaba " dedirtiyor insana... Bununla beraber her çok satan kitap iyi film olacak diye bir kural yok ne yazık ki. Kitap gereği, son derece birbirinden kopuk bir hikaye olmuş ve insanı sürüklemiyor, hatta yer yer sıkıyor.



 One Day




24 Ocak 2012

Ejderha Dövmeli Kız, Stieg Larsson

İsveçli yazar Stieg Larsson'un" Millenium Üçlemesi" serisinin ilk kitabı olan Ejderha Dövmeli Kız'ı 2 sene önce severek okumuştum. Başlarda İsveç isimlerine yabancı olmamdan dolayı anlama güçlüğü çeksem de ilk 100 sayfanın sonunda beni inanılmaz saran romanı 3 günde bitirdim... Daha sonra serinin 2. ve 3. kitaplarını çıktığı an alıp bitirdim... Alman, İsveç, Danimarka ve Norveç ortak yapımı olan 2009 yılında çekilmiş filme de koşarak gittik. Yine diğer iki film, kitapları pekiştirmeme yardımcı oldu... Doğrusu kitaplara saygı duyularak yapılmış çok içten filmlerdi bunlar ve başroldeki Noomi Rapace oldukça gerçekçiydi... Sonuçta neden Hollywood sineması bu filmi yeniden yorumlayıp çekme sevdasına düştü bilmiyorum ama ben Avrupa Sinemasını her zaman Hollywood sinemasına tercih ederim ve çevremdeki herkes bu durumdan nefret eder...

Gelelim David Fincher imzalı filme: Fincher, filmografisi ile ilgi çeken bir yönetmen. "Oyun", "Dövüş Klubü", "Yedi", "Benjamin Button'ın Tuhaf Hikayesi" daha şimdiden kült olmuş filmler. Yani Hollywood baştan kazanmaya oynamış... Filmin cast'ı gayet başarılı olmuş. Özellikle, kötü bir çocukluk geçiren ve yeni yeni sosyalleşme yolunda olan ejderha dövmeli ve piercingli "acayip" yaratık Lisbeth Salander'i canlandıran Rooney Mara övgüye değer bir performans gösteriyor. Soğuk İsveç manzaraları içimizi üşütürken, set sanki Avrupalı yapımcılar tarafından Hollywood'a kiralanmış da "buyurun bakalım bir de sizin marifetlerinizi görelim" demişler izlenimi yaratıyor. Senaryo hafif dokunuşlarla kitaptan saptırılırken her iki filmi izleyip aynı zamanda kitabı da okuyanlar için soru işaretleri ve karmaşalar yaratıyor. Örneğin gerçekte Avustralya'da ortaya çıkması gereken Harriet İngiltere'de bulunurken diğer kuzenlere ne olmuştur? Martin diğer kadınları nasıl ve niye vahşetle katletmiştir?
Benim önerim önce bu filmi izleyin, sonra ilk kitabı okuyun, üzerine Avrupa yapımı filmi seyredin; gerçekten hepsi de vakit ayırmaya değer...


Man Son Hatar Kvinnor