30 Ocak 2016

Skopelos Adası - 2015 Yunan Adaları Günlüğü 6 - Mamma Mia'nın İzinde...

19 Temmuz 2015

Skopelos’a gelmeden hatta gezimize başlamadan önce, 2007’de bu adada çekilen ve baş rollerini Meryl Streep, Pierce Brosnan, Colin Firth, ve Amanda Seyfried’in paylaştığı ve en sevdiğim filmlerden biri olan Mamma Mia’nın çekildiği mekanları görmeyi kafama koymuştum. Ayrıca burayı geçtiğimiz sene Ayşe Arman da bir yazısında anlattı ve çok methetti...
Skopelos'ta kalmak için filmin çekildiği Glossa yerleşimine yakın Loutraki Limanını seçtik. Feribotlar da hemen karşımızdaki iskeleye yolcu indiriyorlar. Loutraki küçük, pek cazip olmayan bir yerleşim yeri. Sahilde birkaç eski ev ve bir-iki taverna var. 


Araba kiralamak istedik ancak boşta araba bulamadık. Biz de adanın merkezi olan Skopelos’a otobüs ile gitmeye karar verdik. 17:45 otobüsüne bindik. Otobüs adada gün boyunca ring yapıyor. Biletler kişi başı 4,80 euro idi. Mesafe ise 28 km. Yolculuğumuz yaklaşık 1,5 saat sürdü. 
Bu ada korkunç yeşil. Şu ana kadar gördüğüm Yunan adaları içinde en şanslısı... Burası 2007 yılında çekilen Meryl Streep'li 'Mama Mia' filminin doğal seti. Onun için her köşesini feci merak ediyorum. Ada, o günden bugüne sosyetenin uğrak yeri olmuş ve diğer adalara göre fiyatlar biraz pahalı...


Skolepos ana limanı oldukça büyük. Mendirekte yelkenli tekne dolu. Boş yer yok denecek kadar az. İyi ki bağlanmak için Loutraki’yi seçmişiz. Ara sokaklara girdik, biraz kaybolduk. Merdivenli dar sokaklar, renkli kepenkler, ahşap balkonlar, evlere hakim beyaz renk, adanın mimarisinin sembolleri... Burada 123 tane kilise varmış. Gerçekten de her sokak dönemecinde bir kiliseye rastlayabiliyorsunuz.


Keşfimiz bitince, Lonely Planet Yunan Adaları gezi rehberinde önerilen Anna'nın Restaurantı'na okları takip ederek gittik. İyi ki sahildekiler yerine burayı tercih etmişiz. Burası geleneksel evlerin içinde çok güzel ve kalabalık bir restaurant. Anna'nın kızı bizim Türk olduğumuzu öğrenince Bir Türk filminin soundtrackini koydu: İstanbul Kanatlarımın Altında... Yemeklerimiz ve ortam çok güzeldi, hemen hemen bütün masalar da dolu... Ali ve Azmi balık çorbası istediler. ‘Bouillabaisse fish soup’ Çorba ve yanında gelen deniz mahsülleri tabağı çok hoş görünüyordu. Benim deniz ürünlü spagettim de mükemmeldi. Zeliha'nın midesi rahatsız olduğundan daha sade bir yemek tercih etti. Bizse yemeklerimiz bitecek diye ödümüz koparak yedik.
Bu gezi boyunca yediğim en güzel yemekti diyebilirim. Gecenin sonunda Anna'nın kızı bu kış İstanbul'a gelmeye karar verdi. Ali mailini verdi, bakalım arayacak mı?


Gece 23:15 otobüsüne bindik ve Loutraki'ye doğru yola çıktık. Aslında Loutraki’ye feribot da var ama sabah 6:00’da kalkacakmış.

20 Temmuz 2015

Bugün Mamma Mia günü:)

Sabah erken kalkıp 8:45 otobüsüne koştuk. Mamma Mia’nın düğün sahnesinin çekildiği Agios Ioannis Kastri’ye gideceğiz. Duraktaki taksi şoförünün dediğine göre Glossa'dan sonra 7 km., otobüs şoförüne göre ise 4 km. yol yürümemiz gerekiyormuş. Taksici 35 euromuzu alacağını söylediği için otobüs şoförüne inandık ve adam başı 1,60 euroya Glossa'ya gidip tam kilisenin sapağında indik. Tabelada 5 km. yazısını görünce yılmadık yola çıktık. 
Ağaçlıklı yol, yürü yürü bitmedi, yoldan geçen hiçbir tur otobüsü ve hiçbir araba bizi almaya yanaşmadı... Ve taksicinin dediği çıktı, biz 7 km. yolu tam 1 saat 20 dakikada yürüdük. Tam bir Mama Mia hac yolculuğu oldu...
Kıyıya vardığımızda, yukarıdaki kiliseye tırmanmak için bizi 115 basamak bekliyordu. Tabii ki yükseklik korkuma aldırmadan burayı da tırmandım... Zirveye ulaşınca birkaç sufi nefesiyle kendime geldim... Burnunuzdan derin nefes alıp yine derince veriyorsunuz, bir müddet sonra her şey düzeliyor.


Yukarıdan manzara inanılmaz güzel görünüyordu. Ancak burada bizi küçük bir şapel karşıladı. Sanıyorum Agios Illonios şapelinin içi,  filmin düğün sahnesinin çekildiği yer değil ama olsun filmle ilgili en meşhur yer burası... Ben yine mum yakmadan duramadım tabii... Aşağı inince biraz kafede soluklandık sonra da taksi çağırıp 15 euroya Glossa'ya gittik.
Buranın en ünlü restaurantı olan ve dünya sosyetesinin yemek yemeden dönmediği, akşam yemeği için en az iki gün sonraya rezervasyon yapılan Aganti Restaurant’ta yemeğe karar verdik. Lonely Planet burayı da çok methetmiş.
Restaurant, yemekleri, sunumu ve Loutraki manzarasıyla gerçekten denemeye değer. Ben pita ekmeği üzerinde ızgara sardalya yedim ve bayıldım.
Yemek sonrası Glossa sokaklarında biraz gezip, yürüyerek aşağı inmeye karar verdik. 


Zeliha ve Azmi kestirme yol bulduk diye bizden ayrılınca bize de Allah bir taksici yolladı ve o sıcakta 2 km yol daha yürümekten kurtulduk. Yarı hacıyız ne de olsa valla Allah yardım etti... Üstüne üstlük taksici bizden para da almadı:)
Skopelos, belki de Yunan adalarının en yeşili. Gökyüzünü bile ağaçların arasından görüyorsunuz. Bizim gitmeye pek vaktimiz olmadı ama plajları da çok meşhur. Özellikle Limnonari Plajı, Kastani  Beach, Milia Plajı, Panarmos Plajı, Agnontas Plajı, Stafilo  Plajı, Havalos Plajı…Turizmden önce, ana geçim kaynağı zeytincilik olan ada, zeytinleri ve zeytinyağlarının lezzetiyle de ün yapmış.  60‘lı yılların başında, ada halkı zeytinliklerini feda etmek istemeyince, buraya yapılmak istenen havalimanı Skiathos’a yapılmış. Skopelos, böylece turistlerin çoğunu komşusu Skiathos Adası’na kaptırmış.


Alonnisos Adası - 2015 Yunan Adaları Günlüğü 5

17 Temmuz 2015

Bugün bayramın ilk günü ve biz Alonnisos'tayız. Telefonlarımız hiç susmazken Patitiri Limanı'na teknemizle bağlandık. Patitiri’de HSSPMS Helen Fokları Araştırma ve Koruma Derneği bulunuyor. Biz gitmedik ama burada foklarla ilgili genel bilgiler belgeseller yardımıyla veriliyormuş. Pek çok hediyelik eşyada fokları görmek mümkün.
Zeliha ile birlikte hemen alış veriş yerlerini kolaçan ettik. Rıhtımda birkaç hediyelik eşyacı, marketler bile bizi mutlu etmeye yetti... Zeliha, üzerinde fok balığı olan bir t-shirt satın aldı. Ben neden almadım bilmem. Ah bu benim kararsızlığım...


Akşamüstü otobüse binip (adam başı 1,6 euro) eski şehre gittik. Alonnisos, Barbaros’un saldırılarından epeyce nasibini almış. Burada 1965'de bayağı şiddetli bir deprem olmuş ve halk yıkılan evlerini bırakıp Patiriri Limanına yerleşmiş. Daha sonra eski şehirdeki evler özellikle yabancılar tarafından restore edilmiş. Atölyeler, restaurantlar, bildiğiniz Alaçatı...


Sokaklarda dolandık, seveceğimiz lokantayı bulana kadar epey zorlandık. Fazla turistik olduğu için fiyatlar biraz pahalı. Buranın pek ünlü yemeğiymiş peynirli pay denedik. Çok fazla kızartma sevmediğim için ikincisi ağır geldi. Yanında yediğimiz musakka gayet lezzetliydi. 3,5 km. Yolu yürüyerek dönmeye niyetliydik ama sonradan yine otobüse binmeye karar verdik.

 Alonnisos'a ulaşım çok kolay değil. Adanın bir hava alanı yok. Feribot bağlantısı ise: Pire limanından yok. Yalnızca: Agios Konstantinos (4 saat) ve Volos (3 saat) limanlarından, feribot bağlantıları var.

25 Ocak 2016

The Revenant / Diriliş

Leonardo DiCaprio bu kez yeni filmine başlamadan önce bir bilene sormuş. 
" Çok istiyorum bu kez Oscar almayı, ne yapmalıyım?"
Bir bilen de demiş ki:
"Popüler bir yönetmenle çalış; öyle ki son senelerde Oscar adaylığı ve hatta almışlığı olsun ve adından çok bahsedilsin." (yanıtı: Alejandro Gonzales Inarritu)
"Yine popüler bir partnerin olsun. Öyle ki o da Oscar adayı olsun" (yanıtı: Tom Hardy)
"Film, bir mesaj versin. Özellikle ezilen ve hakları çiğnenen bir etnik grubu konu edinsin" (yanıtı: Amerikan Kızılderilileri)
"Filmi ne denli zorluklarla çektiğini seyirciye göster... Yerlerde sürün, çiğ balık ye, çiğ ciğer ye, diri diri gömül, toprak ye, ot ye, çiğ etlere saldır, karda kışta dolaş, buz gibi sularda hipotermiye karşı savaş, v.s.)
"Ödülü alırken de hazırladığın göz yaşartıcı bir konuşma olsun ve tüm dünyaya parmak ısırtacak bir mesaj ver" (yanıtı: Golden Globe Ödül Törenindeki konuşma: Bu ödülü ezilen ve yurdundan edilen tüm etnik gruplar için, o toprakların yerlileri için alıyorum.)

Bunun sonucu olarak şimdiye kadar tam dört kere Oscar'a aday gösterilen ve benzerlerinden pek bir eksiği olmamasına rağmen bir türlü alamayan Leonardo'ya Oscar kazandırmak uğruna yapılmış, lüzumsuz kanlı sahnelerle dolu, son derece sıkıcı ve ruh bunaltıcı bir film izlemek zorunda kalalım. Filmin fragmanını seyrettiğim zaman bu filmi seyretmeyeceğimi, hele hele sinemaya gitmeyeceğimi düşünmüştüm. Gel gelelim şu Oscar adaylığı ve Golden Globe'da ödülleri süpürmesi dolayısıyla bu fikrimden vazgeçtim.
Ama 156 dakikalık filmin sonunda salondan son derece mutsuz ve aldatılmış bir şekilde çıktım. Benim gibi filmi izleyen ve koskaca salonu tıka basa dolduran diğer seyircilerin de yüzünde aynı ifade vardı. Hatta Ali'nin bu konuda bir tespiti bile var:
"Şu Leonardo'ya Oscar verilsin de bi daha film çevirmesin" şeklinde... Neyse laf bize düşmez tabii ki... Filmin, yönetmeni, Tom Hardy'nin ve Leonardo'nun Oscar'a en yakın adaylar olduğu su götürmez bir gerçek. Ancak bu kez de olmazsa korkarım Leonardo intihar eder...
Gelelim "The Revenant"ın konusuna:
1823 yılında, beyazların kürk avcılığı yaptığı ve Kızılderililerle ticarete girdiği zamanlarda kürk avcısı Hugh Glass bir ayının vahşice saldırısına uğrar. (Anneannem nereden biliyorsa anlatırdı ayı, avıyla oynarmış diye... Burada da aynen öyle oldu ayı durdu durdu tekrar saldırdı...) Ölüm döşeğindeki Glass'ın yanında melez oğlu Hawk, onun genç bir arkadaşı ve John Fitzgerald kalır. Fitzgerald, Hawk'ı bıçaklayıp öldürür, Glass'ı da ölüme terk edip genç çocuğu da alarak ekibin geri kalanına katılır. Burada, ölüm döşeğindeki Glass'ın oğlunu intikamını almak için diriliş hikayesi başlar. 





Benden filme 10 üzerinden 5 yıldız. 
Filmin en büyük özelliği doğal aydınlatma ile çekilmiş olması...Leonardo DiCaprio vejetaryen olmasına rağmen filmin bir sahnesinde gerçekten bir yaban öküzünün karaciğerini yemiş ve hayvan cesetlerinin arasında uyumuş. Ayrıca Leo'nun karakteri filmde 15 satırdan daha az İngilizce konuşmuş.