12 Aralık 2012

Nisiros - Bu yazın Yunan Adaları-3



Bizim Knidos Burnuna sadece 10 deniz mili uzaklıkta olan yanardağ adası Nisiros’a gitmek bu seneye kısmetmiş. Bağlanmak için ana liman yerine Paloi Limanını tercih ettik. Liman boyunca dizilen tavernalardan birinde öğle yemeğimizi yedikten sonra plajın yolunu tuttuk. Paloi, bir nevi Avşa adasını andırıyor, denizi de bizim Marmara denizi gibi sığ, az tuzlu, dibi çamurlu… Çok keyifli bir deniz banyosu olmadı anlayacağınız. Adaya gelirken ters akıntı ve dalga nedeniyle biraz yıprandığımız için o geceyi yine Paloi’de geçirdik.

Ertesi sabah, kahvaltıdan sonra kiraladığımız arabayla ada turuna başladık. Yukarılara tırmanırken seyir için durup bol bol resim çektirdik. İlk durağımız, adanın en üst noktasındaki Emporios Köyü oldu… Tipik mavi-beyaz renklerde Rum evlerinden oluşan köyün dar sokaklarına araba ile girilemiyor. Arabamızı park edip kendimizi sürprizli sokaklara attık. Havaya hakim olan kötü koku –ki sonradan bunun adada aktif olan volkandan gelen sülfür kokusu olduğunu anladık-  biraz rahatsız ediciydi. Emporios, oldukça iyi korunmuş ve AB fonu sayesinde güzelleştirilmiş, keyifle geziliyor. Gezinti sonrası soluğu cafede aldık veeeee dünyanın en güzel volcano tatlısını (içinden çikolata fışkıran kek) burada yedik. Hiç abartmıyorum, yiyeli 6 ay oldu ama tadı hala damağımda:)
 İkinci durağımız, dev yanardağ krateri oldu. Burası bir vadi, çevresinde dik dağlar var ve deli gibi rüzgar esiyor. Kraterin ağzına gelip içine kadar inebiliyorsunuz. Yaklaşık 25 m. derinlikteki kraterin ancak yarısına kadar gitmekle yetindik çünkü her inişin bir de çıkış var…İlginç bir deneyimdi, sırf bunu yaşayabilmek için bu adaya gitmeye değer.




Akşamüstü son durağımız adanın ana limanı olan Mandraki'ydi. Burası oldukça turistik, kıyı boyunca uzanan dar yollarda cafeler, tavernalar, mağazalar, hediyelik eşyacılar… Mandraki’yi canlı tutuyor. Adayla ilgili kitapçıklarda, bademle yapılan alkolsüz bir likör olan soumadayı ve tarçın likörünü (kanelada) denemeden ve almadan dönmeyin diyorlar. Biz denedik, ikisi de birbirinden kötüydü. Akşam yemek için yine Paloi’deki tavernaları tercih ettik. Artık bu tavernada kendimizi evde gibi hissediyoruz. Geceyi Moshonis’te geçirip ertesi sabah erkenden Rodos’a gitmek üzere yola koyulduk.

11 Aralık 2012

Tilos - Bu yazın Yunan Adaları-2



Yunanistan’ın Dodecanese Adalarından biri olan Tilos’a bu sene ilk kez gittik. Aynı adaya Symi’den Ferry ile de rahatça ulaşılabiliyor. Tilos’un 5-10 teknelik mini bir marinası var. Tekneyle yanaşırken motoruyla yanımızda biten görevli bayan, oldukça misafirperverdi ve her türlü konuda bize çok yardımcı oldu. Tilos’un merkezi küçücük, bir uçtan bir uca yürüyüş mesafesi yarım saat. Adada yaklaşık 500 kişi yaşıyor. Tilos’un inanılmaz bir denizi var; bence bugüne kadar gezdiğim Yunan Adaları içinde en güzeli. Tüm günümüzü kıyı boyunca uzanan doğal plajda geçirdik. Akşamüstü sıra, adanın ara sokaklarında kaybolup fotoğraf çekmeye geldi. Tilos, bence Assos’u andırıyor, tırmanan dar, ara sokaklar ve yarı restore edilmiş, yarı yıkık taş evler…
Akşam yemeği için sahilde bir taverna seçtik: Sofia’s Family Taverna. Menünün ve masa örtülerinin üzerinde tavernanın ve sahiplerinin bir karikatürü var. Öğrendiğimize göre burası gerçekten bir aile işletmesi, bize hizmet eden kişi, tavenanın sahiplerinden, kardeşleri mutfaktaymış, karikatürde yer alan anne ve babaları geçtiğimiz senelerde birbirinin ardından vefat etmiş. İnanılmaz keyifli ve uygun fiyatlı bir akşam yemeği oldu.

Güzel bir kahvenin ardından geceyi Moshonis’te geçirdik. Ertesi gün, yanardağ adası Nisiros’a gitmek üzere yola koyulduk.

8 Aralık 2012

Rodos - Bu yazın Yunan Adaları-4


Bu bizim Rodos Ada'sına üçüncü gelişimiz. Daha önceleri, Mandrake limanının küçüklüğü ve kalabalıklığı dolayısıyla çok uzun kalamadığımız Rodos’ta, bu kez dolu dolu tam 4 gün geçirdik. Rodos’un merkezi, masallara layık, sur içindeki eski şehir ile iç içe geçen modern şehirden oluşuyor. Rodos, sırasıyla, Antik Yunan,  Saint John şövalyeleri, Osmanlı İmparatorluğu, İtalya ve Yunanistan'ın egemenliğine girmiş. Eski şehirde, şövalyelerden kalma surların içinde, çok sayıda Osmanlı eserini görmek mümkün ancak bunların hiçbiri gezilemiyor. İlk günümüz, sur içini arşınlamakla geçti. Bizdeki Kapalıçarşı çevresindeki Mahmut Paşa ve Sultan Hamam’ın çok iyi korunmuş halini anımsatan Rodos’un eski çarşısı gerçekten görülmeye değer… Hediyelik eşya dükkanları ile lokanta ve kafeler, tarihi doku içine çok güzel adapte olmuş Özellikle sur içinin gece hali çok etkileyici, kendinizi bir film dekoru içinde hissediyorsunuz.
Ertesi gün, iki günlüğüne araba kiraladık. İlk durağımız Falaraki Plajı oldu. Çok sevimli olmayan, Marmara Denizi kıvamında bir denize sahip plaj, sadece uçsuz bucaksız olmasıyla ünlenmiş olabilir. Dalgalı, yüzülmesi zor bir açık denizde zorla sahile dönebildim ve bir daha da girmedim. Öğlen yemeği için döner yedikten sonra Lindos’a doğru yola koyulduk. Lindos, adanın ikinci büyük yerleşimi, dar sokakları, beyaz evleri, Haçlı kalesi ve çok güzel bir denize sahip kumsalı sayesinde buradan çok keyif aldık. Akşam, kumsaldan en son ayrılanlardan biri de bizdik. Akşam yemeğimizi yine sur içinde yemeği tercih ettik. Adada 3000 civarında Türk yaşıyor, ve adanın Yunan halkı da Türkleri çok seviyor. Yemek yediğimiz yerlerde, alış-veriş ettiğimiz mağazalarda mutlaka Türklere rastladık. Bazı lokantalarda Türkçe menüler bile var.

Üçüncü günümüz yine araba tepesinde geçti. Rodos’un ormanlık alanlarına doğru yola çıktık. Antik yerleşim merkezinde durup köşe bucak gezdik. Burada kazılar hala devam ediyor. Yolumuzun üzerindeki dağ köylerinde durup soğuk sıkma zeytinyağı aldık ve yemek yedik. Öğleden sonra yine soluğu Lindos koyunda aldık. Burada deniz bir başka keyifli…  
Bayanlar, yabancı bir ülkeye gidince ne yapmadan duramazlar? Tabii ki alış-veriş. En son günümüz, sabahtan akşama kadar alış-veriş caddelerinde geçti. Öğleden sonra siesta saatinde maalesef mağazalar kapalıydı. Saat 17’den sonra, kaldığımız yerden devam ettik. Akşamsa bu kez yeni şehir tarafında mükemmel bir tapas restaurant bulduk. Yunan yemeklerine ara vermek iyi geldi. Ertesi gün, kahvaltıdan sonra Yunanistan’dan çıkışlarımızı yapıp Rodos limanından ayrıldık.
Rodos’la ilgili en çok ilgimi çeken şey, dünyanın yedi harikasından biri sayılan, ancak şu an yerinde olmayan Rodos heykeli…
Wikipedi’de Rodos heykeli hakkında şunlar yazıyor:
“Rodos Heykeli Rodos adasındaki Rodos şehrinin limanının girişinde bir zamanlar bulunduğuna inanılan Yunan tanrısı Helios'un heykelidir. Rodos Adası sakinleri tarafından MÖ 305-304 tarihleri arasındaki bir yıllık kuşatmadan kurtulunca sevinçlerini bir heykel dikerek ifade etmişler. Heykeltraş Lindoslu Khares'in yaptığı Güneş Tanrısı Helios'u simgeleyen heykel 32 metre yüksekliğindeydi ve tunçtan yapılmıştı. Liman girişinde duran heykelin bacaklarının arasından gemilerin geçtiği şeklinde bir söylence vardır ancak o zamanların yapım teknikleri ve malzemeleriyle böyle bir heykelin yapılması mümkün değildir. Heykel MÖ 225 veya 226'daki bir depremde yıkılmış, birkaç asır yan yatmış halde kalmış. Ayrıca bu heykel Dünyanın Yedi Harikasından biri olarak kabul edilmektedir.”